80’li yıllarda biz gençtik. Sözcüğün tam anlamıyla “genç”tik. Heyecanlıydık, yerimizde duramazdık, önümüzde sınırları olmayan bir gelecek vardı; hayallerimiz, umutlarımız vardı. Dostlarla her bir araya geldiğimizde hayallerimizi yarıştırmakla geçerdi günlerimiz, çünkü o hayalleri gerçekleştirmeye inancımız tamdı, umudumuz o kadar pervasızdı ki, her gece İspanya’da şatolar kurardık.
Aynı günlerde, tepemizde sallanan kılıçlar vardı. Her geçen gün, her geçen yıl o umutların üstüne basa basa yok eden asker postallarının arasında, fıldır fıldır dönerek küpünü dolduran sivil giysili muhteris iktidar heveslilerini görünce onursuzluklarından biz utanırdık. Sonrasında aymazlık, utanmazlık ve pervasızlığın bu kadar meşrulaşabileceğini, bu kadar onay görebileceğini ve zamanla adının “iş bilirlik” olabileceğini hiç düşünemedik; çünkü bizden çok daha önce, yıllar önce Nazım Usta öyle güzel tanımlamıştı ki bu insanlık ve vicdan düşmanını :
Yaşanan onca rezilliğin içinde, ustanın bu dizelerini okudukça, söyledikçe, paylaştıkça geleceğe dair umutlarımızı büyüttük, yeşerttik.
…Geldik bugüne…
Yorumlar (0)