Nazım Hikmet, 124 yaşında
Nazım Hikmet Ran, 1902’de Selanik’te doğdu. Babası vali, dedesi paşa, ama o, halkın sesi olmayı seçti. Çocukluğu İstanbul’un sokaklarında geçti, deniz kokusuyla büyüdü. Gençliğinde şiire düştü, ama sadece kağıda dökmekle kalmadı; hayatı şiir yaptı. İşte o günlerden bir dize: “Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.” Bu sözler, onun yolunu belirledi. Okudu, yazdı, ama asıl devrimci ruhuyla tanındı.
1920’lerde Anadolu’da kurtuluş savaşı sürerken, Nazım Moskova’ya gitti. Orada komünizmi öğrendi, işçilerin gücünü gördü. Dönüşte, Türkiye’de yasaklanan fikirleri savundu. Gazetelerde yazdı, şiirler yayınladı. Ama devlet onu susturmak istedi. İlk hapsi 1925’te geldi, ama o durmadı. “Ben bir insanım, ben bir işçiyim, ben bir devrimciyim,” diye haykırdı satırlarında. Komünist Nazım, partiye üye oldu, grevlerde konuştu, fabrikalarda şiir okudu. İşçi sınıfının kavga yuvası oldu, çünkü inandı: Ekmek ve özgürlük için savaşmak gerekiyordu.
1938’de büyük darbe geldi. Ordu içinde propaganda yaptığı iddiasıyla tutuklandı. 28 yıl hapis cezası aldı. Bursa Cezaevi’nde yattı, Çankırı’da, ama duvarlar onu durduramadı. Mahpus Nazım, içeriden dışarıya seslendi. Mektuplar yazdı, şiirler besteledi. Piraye’sine aşkını anlattı: “Seninle şöyle böyle değil, sonsuz bir şey bu.” Hapiste hastalandı, açlık grevleri yaptı, ama umudunu kaybetmedi. “Güneşin altında söylenmedik söz yokmuş, bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi,” diye yazdı. O yıllar, onun en verimli dönemiydi. Memleketimden İnsan Manzaraları gibi eserler doğdu, halkın hikayelerini anlattı.
1950’de afla çıktı, ama özgürlük kısa sürdü. Askerlik çağrısı geldi, ama o kaçtı. Bulgaristan’a, oradan Sovyetler’e geçti. Sürgün Nazım başladı. Vatansız kaldı, ama vatanı yüreğindeydi. “Benim memleketimde insanlar yan yana yürürler, ama birbirlerini görmezler,” diye yakındı. Moskova’da yaşadı, ama Türkiye’yi unutmadı. Radyolarda konuştu, kitaplar yayınladı. Dünya barış hareketinde lider oldu, atom bombasına karşı çıktı, savaşlara hayır dedi. Küba’da Fidel’le, Çin’de Mao’yla dostluk kurdu. Barış güvercini uçurdu, ama kendi ülkesine dönemedi.
Aşkları da efsaneydi Nazım’ın. Piraye, Münevver, Vera… Her biri şiirlerine ilham oldu. “Sevdim seni, bir kere değil bin kere,” diye seslendi onlara. Ama aşkı sadece kadınlara değil, hayataydı. Denizlere, ağaçlara, çocuklara. “Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler,” diye yazdı. O, barışın şairiydi. 1950’lerde Dünya Barış Konseyi’nde yer aldı, ödül aldı, ama Türkiye’de yasaklı kaldı.
1963’te Moskova’da öldü, ama ölmedi. Novodeviçi Mezarlığı’nda yatıyor, ama ruhu hâlâ dolaşıyor. Bu dünyadan Nazım geçti, iz bıraktı. Şiirleri okunuyor, oyunları sahneleniyor, şarkıları söyleniyor. Orhan Kemal’le dostluğu, Yılmaz Güney’le ilhamı… O, bir devrimciydi, bir aşık, bir savaşçı.
Hatırlayalım bir şiirini: “Davet”ten dizeler…
“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim….
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim…”
Bu dizeler, onun mücadelesini anlatır. Komünist Nazım, eşitlik için savaştı. Şair Nazım, kelimelerle devrim yaptı. Mahpus Nazım, özgürlüğü içeriden haykırdı. İşçi sınıfının kavga yuvası Nazım, emekçilerin sesi oldu. Sürgün Nazım, vatan hasretiyle yandı. Dünya barış hareketi liderlerinden Nazım, savaşa karşı durdu.
Bugün, 2026’da, onun doğum gününün arifesinde düşünüyoruz. Eğer yaşasaydı, ne derdi? Belki “Devam edin mücadeleye,” diye seslenirdi. Gençler okusun şiirlerini, işçiler hatırlasın kavgasını. Nazım, bir ırmaktı, aktı gitti, ama suları hâlâ suluyor toprağı.
Başka bir şiirinden: “Yaşamaya Dair”…
“Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuarda insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.”
Nazım’ın hayatı buydu. Ciddiyetle yaşadı, mücadele etti. Hapiste şiir yazdı, sürgünde barış için çalıştı. Komünistti, çünkü inandı eşitliğe. Şairdi, çünkü kelimeler silahıydı. Mahpustu, ama ruhu özgürdü. İşçi sınıfının yuvasıydı, çünkü halktandı. Sürgündü, ama dünyayı evi bildi. Barış lideriydi, çünkü savaşın acısını tattı.
Onun geçtiği yollardan geçiyoruz biz de. Sokaklarda, fabrikalarda, meydanlarda. Nazım’ın sesi yankılanıyor hâlâ: “İnsanlar eşit olsun, savaş olmasın.” Bu dünya ondan bir parça aldı, ama o dünyaya çok şey verdi.
Son bir dize ile bitirelim:
“Ben mutluyum, çünkü yaşıyorum, çünkü seviyorum, çünkü savaşıyorum.”
Nazım Hikmet, sonsuz bir ilham. Bu yazı, onun anısına, şiirlerle bezeli bir hatıra.
Yorumlar (0)