Bingöl’den İzmir’e, İzmir’den Londra’ya uzanan bir hayat yolculuğunda Suna Alan, Kürtçeyi merkeze alarak Ermenice, Rumca, Süryanice, Arapça, Ladino ve Türkçe eserleri sahneye taşıyor. Bu diller onun için yüzyıllar boyunca aynı dağları, nehirleri , aynı acıları ve aynı sevinci paylaşmış halkların ortak hafızasına saygı duruşu aynı zamanda. “Söylediğim her Kürtçe eser, yalnızca bir şarkı değil; göçle yer değiştiren ama sesini kaybetmeyen insanların hikâyesini de anlatıyor.”
Berivan Karatorak’ın gerçekleştirdiği bu söyleşide Suna Alan, sanatının biyografik köklerini, Mezopotamya’nın çok dilli mirasını sahneye taşıma sorumluluğunu ve gazeteci kimliğiyle müzisyen kimliği arasındaki geçişken sınırları samimi bir dille anlatıyor. Gazeteci kimliği ile sanatçı kimliğini sesinde harmanlıyor.
Nobel Barış Ödülü sahibi Nadia Murad için yazdığı eser, Arjen Arî’nin şiirini müziğe taşıma deneyimi, ‘Ez Dilerzim’in ardındaki Balkan yolculuğu… Her biri ayrı bir pencere açıyor ve hepsinde aynı inanç görünüyor: Bir şarkı bazen uzun siyasi tartışmaların açamadığı kapıları açabilir.
“Bazen bir konser salonunda yan yana oturmuş iki yabancının gözleri doluveriyor, bazen bir Tamilli ve bir Kürt aynı ağıtta kendi sürgünlerini buluyor.” Suna Alan bunu “evrensel duygu” diye tanımlıyor. Sizleri bu duyguyla, “Sesini Kaybetmeyenlerin Hikayesi : Suna Alan ile Söyleşi “ ile buluşturuyoruz.
Hafıza, Dil ve Göç: Bingöl’den Londra’ya Bir Ses
Çocukluğunuzda, Bingöl’den İzmir’e uzanan göç ile birlikte bu ayrılık sanatçı olarak sesinizdeki neye dönüştü?
Çocukluğumda yaşanan göç, benim için sadece bir coğrafya değişikliği değildi; hafızanın, dilin ve aidiyetin de yer değiştirmesiydi. Bingöl’den (Serhed’den) İzmir’e taşınan ailem, yanında sadece eşyalarını değil; dengbêjlik geleneğini, kilamları, Alevi inancının sözlü kültürünü ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir belleği de getirdi. Ben ise bu belleğin, bambaşka bir kültürel iklimde büyüyen kuşağı oldum.
İzmir’in çok kültürlü yapısı bana farklı halklarla bir arada yaşamanın zenginliğini öğretti; ancak aynı zamanda insanın köklerinden uzak yaşamanın ne demek olduğunu da hissettirdi. Sanırım sesimde duyulan duygu tam da bu iki hâlin buluşmasından doğuyor. Bir yanım göçün, özlemin ve kaybın hafızasını taşırken; diğer yanım farklı kültürlerle kurulan karşılaşmaların ve ortak yaşamın umudunu taşıyor.
Bugün Londra’da sahneye çıktığımda da bu yolculuk benimle birlikte geliyor. Söylediğim her Kürtçe eser, yalnızca bir şarkı değil; göçle yer değiştiren ama sesini kaybetmeyen insanların hikâyesini de anlatıyor. Bu nedenle müziğimde hasret ile dayanışma, hafıza ile gelecek umudu her zaman yan yana duruyor.
“Söylediğim her Kürtçe eser, yalnızca bir şarkı değil; göçle yer değiştiren ama sesini kaybetmeyen insanların hikâyesini de anlatıyor.”
Mezopotamya’nın Çok Dilli Sesi: “Her Dil, İnsanlığın Dünyayı Anlama Biçimidir”
Köklerinden uzakta, Londra’daki akademisyenler ve müzisyenlerle birlikte Mezopotamya’nın çok dilli hafızasını sahneye taşıyorsunuz. Bu dillerde şarkı söylemek sizin için ne anlam taşıyor?
Benim için bu dillerde şarkı söylemek, farklı kültürleri temsil etmekten öte, aynı coğrafyanın ortak hafızasına kulak vermektir. Kürtçe merkezde olmak üzere Ermenice, Rumca, Süryanice, Arapça, Ladino ve Türkçe eserler seslendirirken, birbirinden tamamen kopuk kültürleri değil; yüzyıllar boyunca aynı şehirleri, aynı dağları, aynı acıları ve sevinçleri paylaşmış halkların hikâyelerini anlatıyorum.
Londra’da akademisyenler ve müzisyenlerle birlikte çalışmak ise bu hafızaya başka bir perspektiften bakma imkânı sunuyor. Özellikle SOAS (Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu) bünyesindeki projelerde müziğin sadece estetik bir alan değil, aynı zamanda tarih, dil ve kültürel mirasın korunmasına katkı sunan canlı bir arşiv olduğunu daha güçlü hissediyorum. Bu ortak çalışmalar sayesinde eserlerin tarihsel bağlamını araştırıyor, farklı geleneklerin birbirini nasıl etkilediğini öğreniyor ve bunları sahnede dinleyiciyle buluşturuyoruz.
Benim için her dil, insanlığın dünyayı anlama biçimlerinden biridir. Bir kilamı Kürtçe, bir rebetikoyu Rumca ya da bir ilahiyi Süryanice söylerken, o dile ait hafızaya saygıyla yaklaşmaya çalışıyorum. Müziğin, diller arasında hiyerarşi kurmadan insanları birbirine yaklaştıran en güçlü araçlardan biri olduğuna inanıyorum. Sahnede kurmaya çalıştığım şey de tam olarak budur: Farklı dillerin birbirini bastırmadığı, aksine birbirini zenginleştirdiği ortak bir hafıza ve diyalog alanı.
Bir Konser Bittikten Sonra: Ortak Hafızanın Müziği
Dünyanın dört bir yanındaki mülteci/göçmen topluluklar ve insan hakları ihlalleri için sesinizi bir dayanışma aracına dönüştürüyorsunuz. Bir konserde ya da sahnede; müziğinizin, onlara dokunduğunu hissettiğiniz bir an/anı oldu mu?
Evet, bu duyguyu birçok kez yaşadım. Ama beni en çok etkileyen anlar, konser bittikten sonra yanıma gelen insanların kendi hikâyelerini benimle paylaştığı anlardır. Bir gün, annesinin adının Sona olduğunu söyleyen genç bir Ermeni kadın yanıma geldi. Ailesinin kökenlerinin Bingöl’e uzandığını anlatırken çok duygusaldı. O an, söylediğim şarkıların yalnızca bir melodi değil, kuşaklar boyunca taşınan ortak bir hafızaya dokunduğunu hissettim.
Bir başka konserde, kendi ulus-devleti olmayan bir halkın mensubu olan bir Tamilli, söylediğim bir Kürtçe ağıdın ona çocukluğunu ve geride bırakmak zorunda kaldığı coğrafyayı hatırlattığını anlattı. Başka bir akşam ise dedeleri Karadeniz’den Yunanistan’a göç etmek zorunda kalmış bir Rum, söylediğim bir rebetikonun ardından aile hikâyesini paylaştı. Dedeleri İzmir’den Lübnan’a göç etmiş bir Sefarad Yahudisi, Antakyalı bir Nusayri, İranlı bir Zerdüşt ya da sürgün yaşamış bir Kürt… Her biri, farklı bir dilde söylenen bir ezgide kendi geçmişinden bir parçayı bulduğunu anlattı.
İşte o anlarda anlıyorum ki insanlar her zaman aynı dili konuşmasalar da benzer acıları, özlemleri ve aidiyet arayışlarını taşıyorlar. Müziğin en büyük gücü de tam burada ortaya çıkıyor. Bir halkın şarkısı, başka bir halkın hafızasına dokunabiliyor; çünkü göçün, sürgünün ve yurt özleminin duygusu evrensel.
“Bir halkın şarkısı, başka bir halkın hafızasına dokunabiliyor; çünkü göçün, sürgünün ve yurt özleminin duygusu evrensel.”
Bu yüzden sahnede kendimi yalnızca Kürt müziğini icra eden bir sanatçı olarak görmüyorum. Kürtçe benim ana sesim, benim evim. Ama o evin kapısı, aynı coğrafyanın ve dünyanın farklı köşelerinden gelen bütün hikâyelere açık. Eğer bir konserin sonunda insanlar birbirlerinin acısını biraz daha anlayarak ayrılıyorsa, müziğin asıl işlevini yerine getirdiğine inanıyorum.
Gelenek Bir Müze Değildir: Kürt Müziğinde Kimlik ve Dönüşüm
Geleneksel motiflerin popüler kültür içinde erimesine karşı, Kürt müziğinin modern çağdaki kimlik arayışını da tartışmaya açıyor. Bunu kendi repertuarınızda, sahnenizde nasıl dengeliyorsunuz?
Ben geleneği korunması gereken bir müze objesi olarak görmüyorum. Gelenek, yaşadıkça dönüşen ama özünü kaybetmeyen canlı bir hafızadır. Dolayısıyla benim için mesele modernleşmek ya da geleneksel kalmak arasında bir tercih yapmak değil; geleneğin ruhunu koruyarak onu bugünün dünyasında yeniden anlamlı kılabilmektir.
Repertuvarımı oluştururken de bu dengeyi gözetiyorum. Kilamları ve dengbêj geleneğini tarihsel bağlamından koparmadan seslendirmeye özen gösteriyorum. Eserlerin hikâyelerini, hangi coğrafyada ve hangi toplumsal koşullarda ortaya çıktıklarını dinleyiciyle paylaşmayı önemsiyorum. Çünkü bir şarkıyı yaşatan sadece melodisi değil, taşıdığı hafızadır.
Öte yandan Londra gibi çok kültürlü bir şehirde yaşıyor olmak bana bu mirası yeni dinleyicilerle buluşturma sorumluluğu da yüklüyor. Farklı halkların ezgileriyle aynı sahneyi paylaşırken ya da akademisyenler ve müzisyenlerle birlikte çalışırken, amacım Kürt müziğini popüler kültüre uyarlamak değil; onu kendi hakikatiyle görünür kılmak. Eğer bir Kürtçe kilam, daha önce hiç bu müzikle karşılaşmamış bir dinleyiciye dokunabiliyorsa, geleneğin modern dünyadaki yolculuğu da amacına ulaşmış demektir.
“Ben geleneği korunması gereken bir müze objesi olarak görmüyorum. Gelenek, yaşadıkça dönüşen ama özünü kaybetmeyen canlı bir hafızadır.”
Bence kimlik arayışı, geçmişten koparak değil; köklerini bilerek dünyaya açılarak mümkün olur. Ben de sahnede tam olarak bunu yapmaya çalışıyorum.
Şiir ve Müziğin Kavuştuğu Yer: Arjen Arî’nin Mirası
Kürt şiirinin önemli isimlerinden Arjen Arî’nin mirasını, bir besteyle müziğe taşıdınız. Bir şarkıcı edebiyattan beslendiğinde seslendirdiği eserin anlamı ya da duygusu daha derinleşiyor mu?
Kesinlikle. Ben müziği hiçbir zaman yalnızca melodi olarak görmedim; benim için söz, en az ses kadar belirleyicidir. Özellikle Arjen Arî gibi dili büyük bir titizlikle kuran, Kürt şiirine yeni bir estetik ve düşünsel derinlik kazandıran bir şairin dizelerini bestelemek, bir metni seslendirmekten çok daha fazlasıydı. Bu, şiirin ritmini, sessizliğini ve taşıdığı hafızayı müzikle yeniden yorumlama sorumluluğuydu.
Edebiyat, bir şarkıcının sadece yorumunu değil, dünyaya bakışını da zenginleştirir. Şiir size söylenmeyeni duymayı, kelimelerin arasındaki sessizliği hissetmeyi öğretir. Bu da ister istemez sesinize yansır. Aynı ezgiyi söyleyebilirsiniz ama kelimelerin yükünü kavradığınızda o eser bambaşka bir anlam kazanır.
Arjen Arî’nin şiirinde beni en çok etkileyen şey, bireysel duyguyla toplumsal hafızayı aynı dil içinde buluşturabilmesidir. Bu yönüyle onun şiiri, benim müzik anlayışımla da örtüşüyor. Çünkü ben de söylediğim her eserin yalnızca estetik bir deneyim değil, aynı zamanda kültürel bir tanıklık ve hafıza taşıyıcısı olmasını önemsiyorum.
Bence iyi bir beste, şiirin önüne geçmez; ona yeni bir nefes kazandırır. Dinleyici bazen önce melodiyle esere yaklaşır, sonra sözlerin derinliğine iner. Eğer müzik, insanı şiirin dünyasına davet edebiliyorsa, o zaman edebiyatla müzik birbirini çoğaltmış olur.
Gazetecilik ve Sahne Arasında: “Doğru Hikâyeye Saygıyla Yer Açmak”
Bir taraftan da gazeteci kimliğinizle, gölgede kalmış hikâyeleri yazıyorsunuz. Gazeteci kimliğiniz, sahnede seslendirdiğiniz bir eseri dönüştürdü mü — bunu hissettiğiniz somut bir an var mı?
Ben gazetecilikle müziği birbirinden tamamen ayrı alanlar olarak görmüyorum. İkisinin de ortak noktası, sesi duyulmayan insanlara alan açma çabası. Gazetecilik bana dinlemeyi, tanıklık etmeyi ve bir hikâyenin yükünü hafife almamayı öğretti. Bu da ister istemez sahnedeki yorumuma yansıyor.
Bunu en güçlü hissettiğim örneklerden biri, Êzidî insan hakları savunucusu ve 2018 Nobel Barış Ödülü sahibi Nadia Murad için bestelediğim eserdi. Nadia’nın hikâyesi yalnızca bireysel bir acının değil; soykırımın, kadınlara yönelik sistematik şiddetin ve hayatta kalma mücadelesinin hikâyesiydi. O eseri üretirken sadece bir sanatçı gibi değil, yıllarca insan hikâyelerini dinlemiş bir gazeteci refleksiyle de hareket ettim. Önceliğim dramatik bir anlatı kurmak değil; yaşanmış bir hakikate saygıyla yaklaşmaktı.
Sahnede o eseri seslendirirken de bunun karşılığını hissediyorum. Dinleyici yalnızca bir beste dinlemiyor; arkasındaki gerçek yaşam öyküsüyle de bağ kuruyor. Benim için sanat, yaşanmış acıları estetikle görünmez hâle getirmek değil, onların insanlık vicdanındaki yerini hatırlatmaktır.
Sanırım gazetecilik bana en çok şunu öğretti: Bazen en güçlü anlatım, en yüksek sesle konuşmak değil; doğru hikâyeye, doğru zamanda ve saygıyla yer açabilmektir. Müziğimde de bunu yapmaya çalışıyorum.
“Sanat, yaşanmış acıları estetikle görünmez hâle getirmek değil, onların insanlık vicdanındaki yerini hatırlatmaktır.”
Ederlezi’den Ez Dilerzim’e: Sınırları Aşan Bir Ezgi
Balkanlar’ın neşeli bahar şarkısı Ederlezi’yi, ‘Ez Dilerzim’ adıyla Kürtçeye kazandırdınız. Eserin Kürtçe uyarlamasındaki hikayesini Mezopotamya’daki kayıplara atfediyorsunuz. Toplumsal hafızayı diri tutma aracı olarak bu şarkıyı seçmenizin de bir hikâyesi var mı?
Ederlezi beni yıllardır etkileyen bir eserdi. Yaklaşık 15 yıl önce, Ergani Hîlar Kültür Merkezi girişimindeki gençlerin “Ez Dilerzim” yorumunu dinlemiş, yayımladıkları videodan çok etkilenmiştim. O günden sonra bu ezgi zihnimde hep yaşamaya devam etti.
Yaklaşık iki yıl önce ise 8 Balkan ülkesini kapsayan uzun bir yolculuk yaptım. O coğrafyaların tarihini, savaşlarını, zorunlu göçlerini ve parçalanmış hafızalarını yerinde görmek beni derinden etkiledi. İnsanlarla konuştukça ve şehirleri dolaştıkça, Balkan halklarının yaşadıklarıyla Kürt halkının hafızası arasında birçok ortak duygu ve benzer tarihsel kırılma olduğunu hissettim. İşte bu yolculuktan sonra “Ez Dilerzim”i repertuvarıma alma kararım kesinleşti.
Benim için bu eser yalnızca Balkanlar’ın bir bahar şarkısı değil; göçün, kaybın, özlemin ve yeniden ayağa kalkabilmenin ortak dili. Bu yüzden “Ez Dilerzim”i Mezopotamya’nın toplumsal hafızasına da bir selam olarak seslendiriyorum. Savaşlar, sürgünler, katliamlar ve zorunlu göçler nedeniyle yitirdiğimiz insanların anısını yaşatırken, geride kalanların direncini de görünür kılmaya çalışıyorum.
Bir şarkının sınırları aşabilmesi, onun evrensel bir duygu taşımasından kaynaklanır. Ederlezi de böyle bir eser. Balkanlar’dan Mezopotamya’ya uzanan bu ezgi, bana halkların acılarının birbirinden bağımsız olmadığını; hafızanın da, umudun da birbirine dokunabildiğini hatırlatıyor. Ben de onu söylerken, farklı coğrafyaların ortak insanlık hikâyesini görünür kılmaya çalışıyorum.
Son Söz: “Hafızamızı Öfkeyle Değil, Hakikatle Taşıyalım”
Pung Media okurlarına hayata, sanata ya da siyasete dair söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Bugün dünyanın neresine bakarsak bakalım, savaşların, zorunlu göçlerin, kutuplaşmanın ve eşitsizliklerin giderek arttığı bir dönemden geçiyoruz. Böyle zamanlarda sanatın lüks değil, temel bir ihtiyaç olduğuna inanıyorum. Çünkü sanat bize yalnızca estetik bir deneyim sunmaz; birbirimizi dinlemeyi, anlamayı ve başkasının hikâyesine ortak olmayı da öğretir.
Ben kimliklerin inkâr edilmediği, dillerin özgürce konuşulduğu, halkların birbirinin hafızasına saygı duyduğu bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyorum. Müziğim boyunca anlatmaya çalıştığım şey de tam olarak bu: Kendi köklerine sahip çıkarken başkasının köklerine de saygı gösterebilmek.
Pung Media okurlarına da şunu söylemek isterim: Hafızamızı canlı tutalım ama onu öfkeyle değil, hakikatle ve vicdanla taşıyalım. Kitap okuyalım, şiir dinleyelim, konserlere gidelim, birbirimizin hikâyelerini merak edelim. Çünkü birbirimizi tanıdıkça korkularımız azalır, ortak yanlarımız çoğalır.
Benim umudum hâlâ insanlarda. Bir şarkının, bir şiirin ya da samimi bir sohbetin, bazen uzun siyasi tartışmaların açamadığı kapıları açabildiğini gördüm. Dilerim sanat, bizi birbirimizden uzaklaştıran değil, yeniden bir araya getiren ortak dil olmaya devam eder.
Kaynak: https://pungmedia.com/suna-alan-ile-sesini-kaybetmeyenlerin-hikayesi
Teşekkürler pungmedia.com, Berivan Karatorak
Haber: Cengizhan Güngör
Yorumlar (0)