Kapitalist-Emperyalist güçler arasındaki paylaşım savaşları 20. yz’da dünya ölçeğinde, iki kez benzeri görülmemiş yıkımlara neden oldu. On milyonlarca insanın ölümü yanında, hemen bütün kıtalarda verili uygarlık birikimleri yerle bir oldu. Günümüzde de ardarda yaşanan ve giderek yaygınlaşma eğilimi gösteren bölgesel savaşlar akıllara; Dünya savaşı ihtimali artıyor mu sorusunu daha fazla getiriyor.
Ukrayna-Rusya savaşı, ABD’nin İran’a yönelik savaşı, ABD himayesinde İsrail saldırganlığı, Çin-Tayvan geriliminin tırmanma eğilimi göstermesi, Güney Çin Denizi’ndeki rakip süper güçler arasındaki askeri hareketlilik, Kore Yarımadası’ndaki nükleer potansiyel, Afrika’daki iç savaşlar ve darbeler, küresel sistemin giderek daha kırılgan hale geldiği izlenimini veriyor. Buna ek olarak süper güçler arasındaki yeni enerji koridorları inşa etme, var olanları ele geçirme gerginliklerinin sertleşmesi, silahlanma harcamalarının hızla yükselmesi ve uluslararası kurumların etkisinin neredeyse sıfırlanması, “yeni bir dünya savaşı” tartışmalarını daha görünür hale getiriyor. Güney Pasifik, Çin ve ABD arasındaki yıkıcı rekabetin odak noktası. Saflar belirginleşiyor, yeni ittifaklar oluşuyor, çatışma bölgelerindeki gerilimler hızla tırmanıyor.
Teknolojik rekabetin yeni bir boyut kazanmış olması, ‘nadir elementlere’ bağımlılığı ve bu elementlere sahip olan bölgeler ve ülkelere yönelik emperyalist iştahı kabartmış görünüyor. Askeri endüstrinin de vazgeçilmezi olan amansız teknolojik rekabet dünya ölçeğinde gerilimin tırmanmasının da önemli bir motivasyonunu oluşturuyor.
Hemen ‘yarın’ın meselesi olduğu iddia edilemese de topyekün savaş ihtimali giderek ve kaçınılmaz bir biçimde büyüyor. Bölgesel savaşlar ve krizler giderek birbirini etkiliyor ve küresel ölçüde bir kapışmanın şartlarını oluşturuyor. Örneğin Rusya-Ukrayna savaşının son birkaç yıl içinde Avrupa ülkelerindeki askeri harcamaları kimi ülkeler bakımından birkaç misli artırarak etkilemesi, aynı zamanda bu ülkeleri büyük güçler arasındaki saflaşmanın unsurları haline getiriyor. Hakeza Abd-İsrail ittifakının aylardır devam edegelen İran saldırıları küresel çapta krizlere kapı açıyor.
Yeni yeni bölgesel ittifak odakları ortaya çıkıyor, örneğin Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan paktı. İsrail, Yunanistan, Kıbrıs ittifakı..vb.Bu ve benzeri birliktelikler, gerilimler arttıkça daha büyük ittifaklara doğru çekiliyorlar. Dünya ölçeğindeki hegemonya çatışmasının iki önemli ayağını ABD ve Çin oluşturuyor. Saflaşmalar da bu iki kutup etrafında kristalize oluyor.
Süper güçler arasındaki rekabetin sertleşmesi bir dünya savaşı ihtimalinin en önemli göstergesidir:
ABD-Çin rekabeti artık sadece ticaretle sınırlı değil; teknoloji, nadir elementler, deniz hakimiyeti, yapay zekâ, uzay, siber alan ve askerî nüfuz alanlarına yayılmış durumda. Örneğin Grönland ve Venezuela’dan sonra Kübaya yönelik ABD saldırganlığı.
Rusya-Avrupa ülkeleri arasındaki gerilim, Ukrayna savaşı nedeniyle Soğuk Savaş sonrası dönemin en ürkütücü seviyesine yükseldi. Baltık ülkelerine kadar bütün Avrupa bir ‘Rus tehdidi’ etrafında hem ülkelerinin içinde hem de birbirleriyle konsolide olma çabaları içinde. NATO genişliyor Nato ile ile Rusya arasında istihbarat, lojistik ve askerî destek düzeyinde fiilî bir cepheleşme mevcut. Çin-Rusya yakınlaşması, Batı ittifakı açısından stratejik bir meydan okuma olarak görülüyor. Dünya savaşları tarihine bakıldığında, büyük savaşların çoğunun arka planında süper güçler arası sert rekabet vardır.
Silahlanma harcamalarının artışı, benzeri küresel savaşların hemen öncesinde görülen gelişmelere benziyor:
Avrupa ülkeleri uzun yıllardan sonra yeniden yoğun silahlanma sürecine girdi. Almanya savunma politikasında tarihsel bir dönüşüm başlattı. Polonya gibi ülkeler askeri komplekslerinin büyük çaplı modernizasyonuna yöneldi. Asya-Pasifik’te Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Çin askerî kapasitelerini genişletiyor. Orta Doğu’da füze, hava savunma ve insansız vurucu sistem yatırımları hız kazanıyor.

Hızlanan silahlanma, tehdit algılarının yükseldiğini ve devletlerin daha kötü senaryolara hazırlık yaptığını gösterir. Kimi ülkelerde zorunlu askerlik uygulamalarına geri dönülmesi ve bu konuda artan tartışmalar-kimi ülkelerde- rağbet görüyor.
Nükleer silahlara yapılan vurgunun artması
Nükleer caydırıcılık, büyük güçler arasında doğrudan savaşın önündeki en büyük frenlerden biridir. Ancak son dönemde kaygı verici olan, nükleer silahların sadece arka plandaki caydırıcı unsur olmaktan çıkıp siyasi söylemde daha görünür hale gelmesidir.
Rusya’nın Ukrayna savaşı bağlamında yaptığı nükleer göndermeler,
Kuzey Kore’nin düzenli füze ve nükleer kapasite vurgusu,
Çin’in stratejik kapasitesine ilişkin Batı’daki artan tartışmalar,
ABD’nin nükleer caydırıcılık söylemine daha çok yer vermesi; süper güçler, nükleer riskleri artık soyut değil, stratejik hesapların parçası olarak görüyor.
Uluslararası kurumların zayıflaması
İkinci büyük savaş sonrası dünya barışının kalıcı hale gelmesi umuduyla oluşturulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı günümüzde etkisiz eleman olarak kendini gösteriyor. Güvenlik konseyi işlevsiz. Uluslararası hukuk ihlallerine karşı tutarlı yaptırım üretilemiyor, ateşkes ve arabuluculuk girişimleri sonuç vermiyor. Kurumlar zayıfladıkça, devletler sorunlarını hukukla değil askeri güç dengesi üzerinden çözmeye yönelir. Bu da sistemik risk üretir.
Dünya halklarının ‘barış’ mücadelesinde ve duyarlılığında nisbi gerileme

Çoklu krizlerin aynı anda yaşanması
Tek bir bölgesel savaş bazen kontrol altında tutulabilir; ancak aynı anda birçok kriz yaşanıyorsa topyekün savaş ihtimali büyür. Günümüzde dünya, birbirinden bağımsız görünse de zaman zaman birbirini etkileyen kriz kümeleriyle, bölgesel yangınlarla karşı karşıya:
Avrupa’da Ukrayna savaşı,
Orta Doğu’da ABD-İsrail merkezli artan gerilim ve bölgesel hakimiyet çabası,
Hint-Pasifik’te Tayvan ve Güney Çin Denizi odaklı rekabet,
Kore Yarımadası’nda füze ve askerî gerilim,
Afrika’da Sudan, Sahel, Etiyopya sonrası kırılganlıklar
Kızıldeniz ve deniz ticaret yollarında güvenlik sorunu, Bab-ül Mendep boğazında Husi hareketliliği,
Topyekün savaş ihtimalini frenleyen, zamana yayan etkenler:
Nükleer caydırıcılık,
Ekonomik karşılıklı bağımlılık sürüyor, örneğin ABD-Çin ilişkilerinde tam kopuş yaşanmış değil. Dünyanın en büyük ekonomileri birbirine hâlâ ciddi ölçüde bağlı. Bu bağlar savaş maliyetini artırır.
Vekâlet savaşları doğrudan savaşa tercih ediliyor, büyük güçler çoğu zaman doğrudan çarpışmak yerine, üçüncü ülkeler ve güçler üzerinden hegemonya mücadelesi sürdürüyor.
Bölgesel çatışma alanları ve küresel savaş riski
Ukrayna Savaşı: Avrupa güvenliğini doğrudan tehdit eden bir savaş alanı,
Ukrayna savaşı, günümüzde küresel savaş riskini etkileyen en önemli unsurlardan biridir. Bunun birkaç nedeni vardır:
Rusya doğrudan büyük bir askerî güçtür ve nükleer kapasiteye sahiptir. Ukrayna, Batı’dan yoğun askerî, mali ve istihbarat desteği almaktadır. Savaşın seyri, Avrupa’nın güvenlik endişelerini derinden etkiliyor ve değiştiriyor.
Baltıklar, Karadeniz ve Doğu Avrupa hattında gerilim ve bölge ülkelerinin kendilerini askeri bakımdan tahkim etme çabaları artmaktadır.
Orta Doğu: Zincirleme yayılma riski en yüksek bölge
Orta Doğu’daki ABD-İsrail merkezli saldırganlıklar süredir bölgesel savaş tehdidi üretmektedir. Özellikle İsrail-Filistin eksenindeki savaşlar, Lübnan, Suriye, Irak, Yemen ve İran bağlantıları nedeniyle kolayca yayılabilir.
Bölgedeki temel riskler şunlardır:
İsrail-Abd saldırganlığının bölgede savaş tahriki bir unsur olarak boy göstermesi,
Kızıldeniz(Bab-ül Mendep boğazı) ve Hürmüz Boğazı gibi kritik geçişlerde artan küresel rekabet. Enerji arzına yönelik tehditlerin küresel ekonomik kriz yaratması,
Orta Doğu’nun dünya savaşı riski açısından önemi, sadece bölgesel çatışma üretmesi değildir. Aynı zamanda ABD, İran, İsrail, Körfez ülkeleri, Türkiye ve zaman zaman Rusya gibi çok sayıda aktörün aynı satranç tahtasında yer almasıdır.
Tayvan ve Güney Çin Denizi: En kritik büyük güç gerilimi
Eğer gelecekte küresel ölçekte bir savaş çıkacaksa, birçok uzman bunun en muhtemel merkezinin Hint-Pasifik olabileceğini düşünüyor. Bunun temel nedeni Çin ile ABD arasındaki yapısal rekabettir.
Tayvan dosyası özellikle kritik çünkü; Çin, Tayvan’ı kendi toprağının parçası sayıyor.
ABD resmî olarak “tek Çin” politikasını kabul etse de Tayvan’ın askeri kapasitesini destekliyor.
Japonya ve bölgedeki diğer müttefikler böyle bir çatışmadan doğrudan etkilenir.
Yarı iletken üretimi büyük ölçekte Tayvan’da gerçekleştiriliyor; bu nedenle savaş sadece askerî değil ekonomik sonuçlar da üretir.
Güney Çin Denizi’nde ise ABD’nin çevreleme operasyonlarına karşı Çin’in yayılmacılığı arasında sürekli bir gerilim var. Bu bölge dünya savaşı açısından en kritik alanlardan biridir çünkü iki süper gücün temel çıkarları burada kesişiyor.
Kuzey Kore düzenli aralıklarla füze denemeleri yapmakta ve nükleer kapasitesini sergilemektedir. Konumlanışı-büyük saflaşmada- Çin ve Rusya tarafındadır. Güney Kore ABD yayılmacılığının bir üssü olarak konumlanıyor. Bölge tepeden tırnağa silahlıdır. Kore Yarımadası’ndaki risk, Çin ve ABD’nin bölgede dolaylı rakip pozisyonunda olması dolayısıyla; başka bir büyük krizle birleşirse zincirleme etki yaratabilir.
Afrika
Sudan’daki iç savaş, Sahel bölgesindeki-Sahra çölünün alt şeridi- darbe ve cihatçı şiddet dalgası, Libya’nın kalıcı olduğu görülen istikrarsızlığı, Somali’nin güvenlik sorunları ve Etiyopya çevresindeki çatışmalar, Afrika’nın çeşitli bölgelerinde çok ciddi insani felaketler doğuruyor. Ayrıca süper güçlerin kıtada artarak yürüttüğü nüfuz bölgeleri edinme çabası gerilim nedenidir. Yani Afrika’daki çatışmalar dünya savaşının merkezi olmaktan çok, küresel sistemdeki kırılganlığı artıran karşıtlıklar olarak çıkıyor.
Güney Asya: Hindistan-Pakistan
Hindistan ve Pakistan arasındaki tarihsel gerilim, özellikle Keşmir meselesi üzerinden zaman zaman tırmanmaktadır. Her iki ülkenin de nükleer silaha sahip olması, bu bölgeyi son derece nazikleştiriyor(!). Kısa bir süre önce Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan arasında gerçekleşen askeri pakt, ayrıca risk unsurlarını bölgeye yayma potansiyeli yaratmaktadır.

Topyekün savaş riskini artıran yapısal faktörler
Çok kutupluluğa geçişin sancıları:
Dünya, ABD merkezli tek kutuplu düzenden daha dağınık bir güç yapısına geçiyor. Tarihte güç geçiş dönemleri çoğu zaman istikrarsız olur. Eski lider gücün üstünlüğünü koruma isteği ile yükselen güçlerin daha fazla alan talebi çatışma yaratıyor. ABD emperyalizmi Latin Amerika’yı arka bahçesi haline getirme çabalarını zorbalıkla sürdürüyor. Venezuela’ya yönelik operasyonu(!), Küba’ya yönelik amansız, yıkıcı ambargosu. Aynı zamanda Grönland’ı ABD üssü haline getirmek için katettiği mesafe ve İran’ı yok etme saldırganlığı. Amerikan destekli İsrail saldırganlığı.
Teknolojik savaş:
İHA’lar, siber saldırılar, uzay sistemleri, yapay zekâ destekli hedefleme, hipersonik füzeler gibi yeni teknolojiler savaşın şeklini değiştiriyor. Bu teknolojiler, bazı karar alıcıların “hızlı ve sınırlı operasyon” yanılsamasına ve hatalarına yol açabilir.
Ayrıca; dezenformasyon, propaganda ve sanal dünyada gerçekleşen provokasyonlar-özellikle-, modern zamanların risk alanlarını çeşitlendiriyor.
İklim, gıda ve su krizleri
İklim değişikliği artan bir hızda dünya da-özellikle kırılgan ülkelerden başlayarak- hızlı bir gerilim odakları yaratma potansiyeli taşıyor. Kuraklık, göç, gıda fiyatları ve kaynak rekabeti yeni güvenlik sorunları üretir. Bu da zayıf bölgelerde savaşları körükleyebilir.
Bütün tablo birlikte değerlendirildiğinde şu sonuca varmak mümkündür: Topyekün savaş ihtimali son yıllarda hızla artmaktadır. Riskin artmasının başlıca nedenleri; süper güçler arasındaki hegemonya mücadelesinin sertleşmesi, her çeşit silahlanmanın hızlanması, çoklu bölgesel krizlerin aynı anda yaşanması, uluslararası kurumların zayıflaması ve nükleer söylemin daha görünür hale gelmesidir. Paylaşım savaşları emperyalist-kapitalist sistemin doğasında vardır. Dolayısıyla bu sistem devam ettikçe bölgesel savaşlar kaçınılmaz olduğu gibi; bu savaşların topyekün bir savaşa evrilmesi her zaman-özellikle günümüzde- yakın ihtimal dahilindedir.
Yorumlar (0)