6-7 Eylül: Utancın Tanıklığı ve Dayanışmanın Zorunluluğu
6-7 Eylül, yalnızca bir tarih değil; farklı inançlardan, dillerden ve kültürlerden insanların ortak yaşam alanlarının nasıl bir anda cehenneme dönüştürülebileceğinin adıdır. O günlerde İstanbul’un sokaklarında, dükkânlarda, evlerde ve mabetlerde yaşananlar, “farklı” olanın nasıl hedef haline getirildiğini, nasıl yağmalandığını, nasıl aşağılandığını ve nasıl susturulduğunu gösteren acı bir aynadır. Bu olaylar, bir “spontane tepki” ya da “halkın öfkesi” masalıyla örtülmeye çalışılsa da, gerçekte planlı bir kışkırtmanın, manipülasyonun ve toplumsal nefretin sistematik biçimde üretilmesinin sonucudur.
Kapitalist düzen, halkları birbirine düşman etmeyi, insanı insanın kurdu haline getirmeyi bir yönetim tekniği olarak kullanır. Sınıfsal çelişkileri, ekonomik krizleri ve iktidar hesaplarını örtmek için etnik, dini ve kültürel farklılıkları sürekli olarak silahlaştırır. 6-7 Eylül’de de görüldüğü gibi, medya, sivil unsurlar ve devlet aygıtının kimi unsurları el ele vererek bir provokasyon zinciri kurabilir. Yalan haberler, kışkırtıcı sloganlar, “öteki”ni hedef gösteren imgeler ve örgütlü çeteler… Bunlar rastlantı değildir. Sistem, kendi meşruiyet krizini aşmak için her türlü manipülasyonu ve kışkırtmayı kullanmakta tereddüt etmez. Çünkü bölünmüş, korkutulmuş ve birbirine düşman edilmiş bir toplum, direnemez; sorgulamaz; hesap sormaz.
O günlerde yaşananlar, yalnızca mülklerin yağmalanması, ibadethanelerin tahrip edilmesi veya insanların can güvenliğinin yok edilmesi değildir. Aynı zamanda bir utançtır. J. M. Coetzee’nin sözleriyle: “İnsanların haksız yere çektikleri acılara tanıklık edenler, tanık oldukları acıların utancını da taşırlar.” Bu utanç, yalnızca o günleri yaşamış olanların değil, bu olayları bilen, duyan, okuyan ve sessiz kalan herkesin omuzundadır. Tanıklık etmek, eğer eyleme dönüşmezse, bir tür suç ortaklığına dönüşür. Sessizlik, zamanla unutkanlığa; unutkanlık da yeni 6-7 Eylüllere zemin hazırlar.

Biz Ve Onlar Değil, Biz Hepimiz
Bugün hâlâ aynı mantık işlemeye devam ediyor. Ekonomik krizler derinleştikçe, toplumsal adaletsizlik arttıkça, iktidarlar ve sermaye çevreleri kolayca “iç düşman” aramaya koyuluyor. Bir gün bir azınlık, bir başka gün bir inanç grubu, bir başka gün bir sınıf ya da coğrafya hedef gösteriliyor. Nefret söylemi normalleştiriliyor, linç kültürü meşrulaştırılıyor, “biz” ve “onlar” dikotomisi sürekli yeniden üretiliyor. Bu, kapitalist sistemin yapısal bir özelliğidir: Halkları böler, korkutur, birbirine kırdırır ve böylece kendi egemenliğini sürdürür.
Bu yüzden 6-7 Eylüllerin bir daha yaşanmaması için yalnızca “anma” yetmez. Anmak, hatırlamak ve utancı taşımak gereklidir; ama yeterli değildir. Asıl gereken, dayanışmacı bir düzeni inşa etmektir. Dayanışma, yalnızca duygusal bir yakınlık değil; ekonomik, siyasi ve kültürel bir örgütlenme biçimidir. Farklılıkları tehdit olarak değil, zenginlik olarak gören; sömürüyü, ayrımcılığı ve kışkırtmayı değil, eşitliği, adaleti ve ortak yaşamı merkeze alan bir düzen. İnsanı insanın kurdu olmaktan çıkarıp, insanın insanla omuz omuza durduğu bir toplum.
Bu görev, yalnızca “solcuların”, “demokratların” ya da “azınlıkların” omzunda değildir. Bu, insanlığın omzundaki ortak bir yüktür. Çünkü 6-7 Eylül’de yakılan dükkân, kırılan cam, yağmalanan ev, aşağılanan insan… Hepsi aynı zamanda ortak insanlık onurunun yaralanmasıdır. O yarayı kapatmak, yalnızca geçmişi lanetlemekle değil, bugünü değiştirmekle mümkündür.
Sessiz kalmak, unutmak ve “bu işler geçti” demek, yeni provokasyonlara, yeni manipülasyonlara ve yeni acılara davetiye çıkarmaktır. Oysa tanıklık etmek, utancı taşımak ve bu utancı eyleme dönüştürmek, gerçek bir insanlık sınavıdır. 6-7 Eylül’ün karanlığını ancak dayanışmanın ışığı dağıtabilir. Ve bu ışığı yakmak, her birimizin omzundaki sorumluluktur.
Yorumlar (0)