Deniz Göktaş ve Suç olmadan Cezalandırma Sistemi

Hukuk, bir toplumun en temel sözleşmesidir. Suç nedir, ceza nedir, sınır nerede başlar, bunlar açık olmalı, ölçülü olmalı, adil olmalı.

Deniz Göktaş ve Suç olmadan Cezalandırma Sistemi

Deniz Göktaş ve Konuşanı asi diye içeri tıkmalı

3 Temmuz’dan bu yana tutuklu bulunan komedyen Deniz Göktaş hakkında iddianame hazırlandı. Savcılık, 12 yıl 2 aya kadar hapis istedi. Bir cümle. Bir rakam. Bir insanın hayatı. Ortada bir şiddet yok, bir yağma yok, bir cinayet yok. Sadece sözler var. Sahnede söylenmiş, güldürmek için kurulmuş, eleştiri ve absürtlükle harmanlanmış sözler. Ama bu ülkede artık söz de suç olabiliyor. Hatta bazen en ağır suç.

Hukuk, bir toplumun en temel sözleşmesidir. Suç nedir, ceza nedir, sınır nerede başlar, bunlar açık olmalı, ölçülü olmalı, adil olmalı. Ama bugün Türkiye’de suç ve ceza arasındaki denge bir uçuruma dönüştü. Ortada suç yokken hukuku ilga ederek suç üreten bir mekanizma işliyor. “Hukuk normunun gereğidir” demek, bu tabloyu meşrulaştırmaya yetmiyor. Çünkü norm, adaleti korumak için vardır; adaleti yok etmek için değil.

Asıl acı olan, çifte standartın bu kadar çıplak görünmesidir. Tek vasıfları iktidara yandaşlık olan binlerce dosya, binlerce şüphe, binlerce somut iddia örtbas edilirken, bir komedyenin mizahı “tehlikeli” ilan edilebiliyor. Suçun ağırlığı, eylemin niteliğiyle değil, failin kimliğiyle ölçülüyor. Bu, hukukun değil, gücün dilidir. Güç zayıfladıkça kırılganlaşır; kırılganlaştıkça da saldırganlaşır. Eleştiriye tahammül azaldıkça, konuşmak bile asi sayılır. Şarkıdaki o eski dize bugün yeni bir anlam kazanıyor: “Konuşanı asi diye içeri tıkmalı.” Ve işte yaşadığımız budur.

Deniz Göktaş ve Suç olmadan Cezalandırma Sistemi

Mizahtan suç çıkarmak, deveye hendek atlatmaya çalışmaktan farksızdır. Mizah, toplumun en eski ve en etkili ayna tutma biçimidir. Güldürürken düşündürür, abartırken gerçeği gösterir, rahatsız ederken iyileştirir. Bir komedyenin sahnedeki sözlerini “suç” haline getirmek, aslında o aynayı kırmaktır. Ayna kırılınca ortalık karanlık olur; karanlıkta ise herkes daha çok korkar, daha az konuşur, daha çok susar. Suskunluk ise iktidarın en sevdiği ortamdır. Ama suskunluk uzun süre dayanmaz. İnsan, konuşmadan yaşayamaz. Toplum, eleştirisiz ayakta kalamaz.

Bu tablo, yalnızca bir komedyenin tutukluluğu değildir. Konuşma hakkının, düşünme hakkının, gülme hakkının sistematik olarak daraltılmasıdır. Bırakın eleştirmeyi, konuşmaya bile tahammül kalmadığında, geriye kalan şey hukuk değil, korku yönetimidir. Korkuyla yönetilen toplumlar ise her geçen gün daha kırılgan, daha gergin, daha öngörülemez hale gelir. İktidar güçlendikçe değil, zayıfladıkça bu yolu seçer. Çünkü güç, gerçekten sağlam olduğunda eleştiriye dayanır; sarsıldığında ise eleştiriyi yok etmeye çalışır.

Ama bu böyle devam etmez. Hiçbir toplum sonsuza kadar susarak yaşayamaz. Hiçbir hukuk, sürekli suç üreterek meşruiyetini koruyamaz. Deniz Göktaş’ın dosyası, tek bir insanın hikâyesi değildir. Bu dosya, bir ülkenin kendi aynasına bakma cesaretini yitirip yitirmediğinin testidir. Mizahı suç saymak, aslında gerçeği suç saymaktır. Gerçeği suç sayanlar ise eninde sonunda o gerçeğin ağırlığı altında ezilir.

Hukuk, güçlünün silahı değil, güçsüzün kalkanı olmalıdır. Bugün kalkan, kılıç gibi kullanılıyorsa, yarın o kılıç herkese dönebilir. Bu yüzden söze konu sadece bir komedyenin cezalandırılmaya çalışmasıyla sınırlı değil .Mesele, konuşma hakkının, gülme hakkının ve düşünme hakkının hâlâ var olup olmadığıdır. Ve bu sorunun cevabı, sadece mahkeme salonlarında değil, toplumun vicdanında da aranmalıdır.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış