Mizaha Hücre Cezası
Komedyen Deniz Göktaş’ın tutukluluğunun 24 gününde, avukatlarının yaptığı itirazın reddedilmesi, yalnızca bir mahkeme kararı değildir. Bu karar, mizahın, eleştirinin ve düşünce özgürlüğünün sınırlarının nerede çizildiğini bir kez daha açıkça ortaya koymuştur.
İstanbul 5. Asliye Ceza Mahkemesi, “suçun vasıf ve mahiyeti ile kararın usul ve yasaya uygun olduğu” gerekçesiyle itirazı reddetmiş ve Göktaş’ın tutukluluk halinin devamına hükmetmiştir. Gerekçe kısa, formülvari ve neredeyse mekaniktir. Oysa ortada bir cinayet, bir şiddet eylemi ya da somut bir kamu düzeni ihlali yoktur. Ortada bir stand-up gösterisi vardır. İnsanların gülmek, düşünmek ve bazen de rahatsız olmak için gittiği bir sahne performansı.
Mizah, tarih boyunca iktidarların en çok çekindiği sanat dallarından biri olmuştur. Çünkü mizah, gücü ciddiyet zırhından sıyırır; kutsalları, tabuları ve dokunulmazları alay konusu haline getirerek onların mutlaklığını sarsar. Deniz Göktaş da tam olarak bunu yapmıştır. Sahnesinde dini değerlere ve toplumsal hassasiyetlere dair espriler üretmiştir. Bu espriler bir kesimi rahatsız etmiş olabilir. Rahatsız olmak, demokratik bir toplumda meşru bir duygudur. Ancak rahatsızlığın karşılığının tutukluluk olması, hukuk devletinin değil, hassasiyetlerin silah haline getirildiği bir düzenin işaretidir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 25. ve 26. maddeleri, herkesin düşünce ve kanaat hürriyetine sahip olduğunu, bu hürriyetin açıklanmasının da güvence altında bulunduğunu açıkça belirtir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi de ifade özgürlüğünü korur. Bu özgürlük, yalnızca hoşa giden, zararsız, toplumun çoğunluğunu okşayan görüşleri değil; rahatsız eden, şok eden ve hatta öfkelendiren ifadeleri de kapsar. Aksi halde “özgürlük” kelimesinin hiçbir anlamı kalmaz.
Göktaş’ın tutuklu kalmaya devam etmesi, mizahın fiilen yasaklandığı bir iklimin teyididir. Bir komedyenin sahnede söylediği sözler nedeniyle cezaevinde tutulması, yalnızca onun bireysel özgürlüğünü değil, toplumun kolektif düşünme ve gülme hakkını da hedef alır. Çünkü bugün bir komedyene yapılan, yarın bir yazara, bir akademisyene, bir gazeteciye ya da sıradan bir vatandaşa da yapılabilir. Korku yayıldığında, insanlar önce espri yapmayı, sonra eleştiriyi, en sonunda da düşünmeyi bırakır.
Bu karar, hukuki bir zorunluluktan ziyade siyasi bir tercihin yansımasıdır. Tutukluluk, kural olarak istisnai bir tedbirdir. Delillerin karartılma tehlikesi, kaçma şüphesi ya da somut bir suç işleme riski yoksa, kişinin özgürlüğünün kısıtlanması orantısızdır. Göktaş’ın durumu bu kriterlerin hiçbirini karşılamamaktadır. Oysa mahkeme, “suçun vasıf ve mahiyeti”ni yeterli görmüştür. Bu yaklaşım, tutukluluğu cezaya dönüştürmekte ve masumiyet karinesini fiilen işlemez hale getirmektedir.
Sonuç olarak, Deniz Göktaş’ın tutukluluk kararının onanması, yalnızca bir sanatçının özgürlüğünün gaspı değildir. Bu, düşüncenin, mizahın ve eleştirinin kamusal alandan uzaklaştırılmak istendiğinin açık bir göstergesidir. Bir ülkede komedyenler cezaevinde tutulurken, toplumun gülme hakkı da o hücreye kapatılmış demektir. Hukuk, hassasiyetlerin koruyucusu olamaz; hukuk, herkesin eşit şekilde düşünebilmesini, konuşabilmesini ve evet, gülebilmesini güvence altına almak zorundadır. Aksi halde geriye kalan, yalnızca “usul ve yasaya uygun” görünen ama özgürlüğü boğan bir mekanizmadır.
Yorumlar (0)