İnegöl Dağı’nı Madenlere Peşkeş Çekmeyin

Gümüşhacıköy’deki protesto, aynı zamanda yerel demokrasinin de bir sınavı. Yetkililerin bu sesi duyması, bilim insanlarının ve çevreci örgütlerin raporlarını dikkate alması gerekiyor. İnegöl Dağı gibi hassas ekosistemlerin korunması, sadece o bölgeye özgü bir mesele değil; Türkiye’nin geleceğinin bir parçası. Çünkü temiz su, verimli toprak ve nefes alınabilir hava olmadan ne ekonomi ne de yaşam mümkün. Yöre halkının sokaklara inmesi, umutsuzluk değil; tam tersine, umudun ve direncin ifadesidir. Onlar, çocuklarına miras bırakacakları bir doğa istiyor. Bu talebi duymazdan gelmek yerine, akılcı, bilimsel ve vicdanlı bir yaklaşımla hareket etmek, hem bugünün hem de yarının sorumluluğudur.

 İnegöl Dağı’nı Madenlere Peşkeş Çekmeyin

             Gümüşhacıköy’den Yükselen Ses

 

 Gümüşhacıköy’de bu günlerde yaşananlar, Türkiye’nin birçok yerinde benzer şekilde tekrarlanan doğa-maden çatışmasının yeni ve güçlü bir halkası oldu. 4 bin hektarı aşan geniş bir alanın maden şirketlerine tahsis edilmesinin ardından yöre halkı sokaklara döküldü. Ellerinde pankartlar, seslerinde öfke ve endişe ile “İnegöl Dağı ve çevresindeki proje iptal edilsin. Yaşam alanını tehdit eden ruhsatlandırma politikasından vazgeçilsin” diye haykırdılar.

Olay, aslında uzun süredir devam eden bir sürecin patlama noktasıydı. Bölgede daha önce de çeşitli madencilik faaliyetleri gündeme gelmiş, ancak son dönemde 4 binden fazla hektarlık alanın birden fazla maden şirketine “peşkeş” çekilmesi bardağı taşıran son damla oldu. Yerel halk, bu kararın tarım alanlarını, ormanları ve su kaynaklarını doğrudan tehdit ettiğini söylüyor. İnegöl Dağı, sadece bir dağ değil; yöre için hem ekolojik bir kalkan hem de binlerce insanın geçim kaynağı olan zeytinliklerin, fındık bahçelerinin ve mera alanlarının ana omurgası.

Protestocuların en çok vurguladığı nokta, “yaşam alanı” kavramı. Maden ruhsatlarının bu kadar geniş bir coğrafyayı kapsıyor olması, sadece birkaç köyü değil, tüm ilçeyi ve çevresini etkileyecek bir yıkıma kapı aralıyor. Toprak kirliliği, su kaynaklarının zehirlenmesi, hava kalitesinin bozulması ve biyolojik çeşitliliğin yok olması gibi riskler, bölgede yaşayan insanlar için uzak bir ihtimal değil; yakın ve somut bir tehlike. Özellikle küçük ölçekli tarım ve hayvancılıkla geçinen aileler, bu projelerin hayata geçmesi halinde başka bir geçim kaynağı bulamayacaklarını belirtiyor.

Yöre halkı, sadece “hayır” demekle kalmıyor; somut talepler ortaya koyuyor. İnegöl Dağı ve çevresindeki tüm maden projelerinin iptalini, ÇED süreçlerinin şeffaf ve bilimsel temellere dayalı olarak yeniden değerlendirilmesini ve madencilik politikalarında “yaşamı önceleyen” bir yaklaşıma geçilmesini istiyorlar. “Bu yurdu size yedirmeyiz” sloganı da tam bu noktada anlam kazanıyor. İnsanlar, doğanın ve atalarından kalan toprakların birkaç şirketin kâr hırsına kurban edilmesine razı olmadıklarını net bir şekilde ifade ediyor.

Bu olay, Türkiye genelinde madencilik ve çevre arasındaki gerilimin yeni bir örneği. Son yıllarda özellikle Karadeniz, Ege ve İç Anadolu’da, güneydoğu, Doğu, hülasa bütün ülkede  benzer protestoların artması, vatandaşların “sürdürülebilir kalkınma” söylemine olan güveninin giderek azaldığını gösteriyor. Madencilik elbette ülkenin ihtiyaç duyduğu bir sektör; ancak bu sektörün plansız, denetimsiz ve kısa vadeli kâr odaklı yürütülmesi, uzun vadede çok daha büyük ekonomik ve ekolojik maliyetler yaratıyor. Bir bölgenin ormanını, suyunu, toprağını kaybeden bir toplumun, birkaç yıl sonra madenden gelecek geliri de kaldıramayacağı aşikâr.

Gümüşhacıköy’deki protesto, aynı zamanda yerel demokrasinin de bir sınavı. Yetkililerin bu sesi duyması, bilim insanlarının ve çevreci örgütlerin raporlarını dikkate alması gerekiyor. İnegöl Dağı gibi hassas ekosistemlerin korunması, sadece o bölgeye özgü bir mesele değil; Türkiye’nin geleceğinin bir parçası. Çünkü temiz su, verimli toprak ve nefes alınabilir hava olmadan ne ekonomi ne de yaşam mümkün. Yöre halkının sokaklara inmesi, umutsuzluk değil; tam tersine, umudun ve direncin ifadesidir. Onlar, çocuklarına miras bırakacakları bir doğa istiyor. Bu talebi duymazdan gelmek yerine, akılcı, bilimsel ve vicdanlı bir yaklaşımla hareket etmek, hem bugünün hem de yarının sorumluluğudur.

Gümüşhacıköy’de yükselen ses, aslında tüm Türkiye’ye bir uyarı niteliğinde: Doğamızı, yaşam alanlarımızı ve geleceğimizi birkaç ruhsatın arkasına gizlenerek yok etmeyin.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış