Kurtuluşa Kadar Savaş

Paul Thomas Anderson’ın One Battle After Another’ı bir devrim filmi değil. Devrimin neye dönüştüğünü anlatan bir film. Film, French 75 adlı devrimci grubun bir mülteci/göçmen kampını basıp insanları serbest bırakmasıyla açılıyor. Bu onların ilk eylemi. Net, doğrudan ve politik olarak savunulabilir bir hamle. Ama Anderson bu eylemi büyütmüyor. Kamera özgürleşen bedenlerden çok, o eylemin sistemle temas ettiği anda nasıl değiştiğine bakıyor.

Kurtuluşa Kadar Savaş

Sinners yazısını yazdığımda Oscar’lar henüz açıklanmamıştı. O zaman için filmin en büyük rakibinin 13 adaylıkla One Battle After Another olacağını söyleyip konuyu oraya bırakmıştım. Aradan çok geçmedi, ödüller sahiplerini buldu. One Battle After Another beklendiği gibi geceyi topladı: en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi uyarlama senaryo dahil 6 ödül aldı. Sinners ise 16 adaylıktan 4’ünü alabildi. Kısacası yarış bitti, tablo netleşti. Ama bu yazının derdi zaten kazananı ilan etmek değil.

Gelelim filmimize.

Kurtuluşa Kadar Savaş

Paul Thomas Anderson’ın One Battle After Another’ı bir devrim filmi değil. Devrimin neye dönüştüğünü anlatan bir film.

Film, French 75 adlı devrimci grubun bir mülteci/göçmen kampını basıp insanları serbest bırakmasıyla açılıyor. Bu onların ilk eylemi. Net, doğrudan ve politik olarak savunulabilir bir hamle. Ama Anderson bu eylemi büyütmüyor. Kamera özgürleşen bedenlerden çok, o eylemin sistemle temas ettiği anda nasıl değiştiğine bakıyor. Çünkü mesele devrim değil; devrimci jestin nasıl emildiği.

Örgütün adının French 75 olması da burada boşuna değil. French 75, adını bir savaş topundan alan ama lüks barlarda servis edilen bir kokteyl. Yani şiddetin estetikle, devrimin zarafetle maskelenmiş hâli. Film daha baştan şunu söylüyor: mücadele artık sadece sokakta değil, semboller ve ritüeller içinde dolaşıyor.

French 75’in liderlerinden Bob (Leonardo DiCaprio) ve Perfidia (Teyana Taylor), bu temasın iki farklı yüzü. Baskın sırasında Perfidia’nın silah doğrulttuğu Steven J. Lockjaw (Sean Penn) ile yaşanan o an, filmin en çıplak sahnelerinden biri. Lockjaw silahın ucundayken ereksiyon yaşıyor. Bu bir şok efekti değil. Şunu söylüyor: şiddet burada ideolojik değil. Şiddet, iktidarın kendini güvende hissettiği anda ürettiği bir haz biçimi.

Bu yüzden Lockjaw bir “kötü adam” değil. O, yetkisi olduğu için haz alabilen bir figür. İktidar ona bu alanı açıyor. Perfidia ise bu haz rejiminin öznesi değil; içine sıkışmış beden. Daha sonra “ihanet” diye adlandırılan şey de buradan çıkıyor. Ahlaki bir çöküş değil bu; hayatta kalmaya çalışan birinin verdiği kırık bir cevap.

Banka soygununda bir sivilin vurulmasıyla işler değişiyor. French 75 görünür hâle geliyor. Devletin bütün gözleri üzerlerine çevriliyor. Perfidia yakalanıyor. Ama Lockjaw onu tutuklamıyor. Eve kapatıyor. Hukuk ortadan kalkıyor, yerine çıplak güç geçiyor. Aralarındaki ilişki artık ne politik ne kişisel; iktidarın bedeni kuşatma biçimi. Perfidia’nın kaçışı da bu yüzden bir “ihanet” değil, bir kopuş. Kurtuluşa Kadar Savaş

Perfidia’nın Bob’la yeniden bir araya gelmesi ve hamileliğin ortaya çıkması, filmi klasik bir baba-kız hikâyesine çevirmiyor. Willa (Chase Infiniti) bir umut figürü değil. O, taşınan bir miras. Babasının kim olduğu hiçbir zaman netleşmiyor. Lockjaw’ın bu ihtimali hissetmesi de bu yüzden önemli. Mesele kan değil; devamlılık. 

Çocuk doğduktan sonra Perfidia ortadan kayboluyor. Film onu açıklamıyor. Geri getirmiyor. Yargılamıyor. Sadece sahneden çekiyor. Çünkü bazı karakterler tarihte böyle kaybolur. 

On altı yıl sonra Bob’u Meksika sınırında, kızıyla birlikte yarı kaçak bir hayat sürerken görüyoruz. Alkol, uyuşturucu ve paranoya iç içe. Bu bir yenilgi değil. Bu, bitmeyen bir tehdidin sonucu. Bob artık devrimci değil, ama özgür de değil. 

Lockjaw ise bu sırada başka bir yere geçiyor. Artık sadece devletin adamı değil. Askerlerin, iş insanlarının, politikacıların olduğu ırkçı, yarı-gizli bir yapının içine giriyor. Devletten kontrgerillaya geçiyor. Hukukun olmadığı, ama gücün sınırsız olduğu bir alan. Ve bu geçişten haz alıyor. Çünkü artık sınır yok. 

Lockjaw’ın bu dönüşümü bugünün dünyasından kopuk değil. Minnesota’daki ICE operasyonlarına bakınca aynı mantığı görüyoruz: sabahın köründe ev baskınları, kim olduğu belirsiz ajanlar, hukuki sınırların sürekli esnetildiği bir alan. İnsanlar işine gidemiyor, çocuklar okula gitmekten korkuyor, mahalleler kendi içinde haberleşme ağları kuruyor. Bu klasik anlamda bir “polis devleti” değil; daha dağınık, daha belirsiz, daha gündelik bir baskı biçimi. Lockjaw tam olarak bu yeni tipin sinemadaki karşılığı: üniformayla başlayan, ama zamanla hukukun dışına taşarak kendi alanını kuran bir figür. 

Bu yüzden film yalnızca Amerika’yı anlatmıyor. Aynı mantığı başka coğrafyalarda da görüyoruz: Ortadoğu’da sürekli ertelenen savaş hâli, İsrail’in askeri operasyonları, ABD’nin müdahale biçimleri… Hepsi aynı şeyi üretiyor: bitmeyen bir kriz, askıya alınmış bir hukuk ve normalleşmiş bir şiddet. Burada düşman tek bir aktör değil; sürekli yer değiştiren, biçim değiştiren bir yapı. Bu yüzden Lockjaw’ı ortadan kaldırmak hiçbir şeyi çözmez. Çünkü sorun Lockjaw değil; onu mümkün kılan düzen. 

Bob’un evi kuşatıldığında televizyonda The Battle of Algiers açık. Bu bir nostalji değil. Bir ironi. Film sanki şunu söylüyor: “Bir zamanlar devrim böyle anlatılıyordu. Ama artık öyle değil.” Artık tek cephe yok. Tek merkez yok. İktidar dağılmış durumda. 

Bu noktada Bob’un Willa’yı kurtarmak için yola çıkması, filmi bir kurtarma hikâyesine yaklaştırıyor gibi. Ama yine yapmıyor. Yanına aldığı Sensei Sergio (Benicio del Toro) bir lider değil. Bir çözüm değil. Geçici bir destek. Her şey parçalı, geçici ve eksik. Ama yine de işliyor. 

Filmin sonunda bir hesaplaşma yok. Lockjaw kendi örgütünce öldürülür ama film onunla işi bitirmez. Lockjaw bir fikir değil. Bir aparattır. Vardır, kullanılır, yer değiştirir. 

Asıl mesele finalde ortaya çıkar. Bob ve Willa’nın birbirlerine silah doğrultup devrimci parola sayesinde birbirlerini tanımaları, kimliğin artık bedensel değil; hafızayla kurulduğunu gösterir. Ama bu bağ bile onları aynı yerde tutmaz. 

Willa, babasının yolunu seçmez. Büyük şehirlere, ırkçılık karşıtı eylemlere gider. Film burada bir devrim anı göstermez. Bir devam hâli gösterir. 

Artık tek bir düşman yok.
O yüzden tek bir devrim de yok. 
Devrim yapılmaz.
Devrim, kesintisiz bir hâle dönüşür. 
Devrimciler ölür.
Ama devrimler ölmez.
Sadece yön değiştirir 
One Battle After Another tam olarak bunu anlatıyor.
Bir zafer filmi değil.
Ama bir yenilgi filmi de değil.

 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış