Bir Hamdioğlu Eseri

Bizlerde geçmişten gelen bir deyim vardır: "Taşı gediğine koymak." İşte tam da bunlar öyle bir yetiye sahip. Bir plan var beyinlerinde oluşmuş ve onlar detayları beyinlerinde hallediyorlar. Bir model seçip onu katlayıp eksilterek hesaplarını yapıyorlar. Ellerine bir tek dişe dokunur alet olan çekiç ile taşları istedikleri boyutlara indirgiyorlar. Kolon yok, kiriş yok, zaten beton da kullanılmıyor.

Bir Hamdioğlu Eseri

ÇAMBAZ TEPE'NİN EVİ: BİR HAMDİOĞLU ESERİ

Söz konusu Yarımada olunca, bir zamanlar oldukça düşük nüfusu ile herkes birbirini tanır ve dolayısıyla sohbetleri de oldukça samimi bir ortamda gerçekleşirdi. Aslında kocamanlar, "Sen ben bizim oğlanız" gibi bir tekerleme ile bu sadeliği çok iyi anlatırlardı. "Alt tarafı bir avuç insanız" sözü de aynı şeyi anlatır. Üstelik bir de Anadolu’nun kadim ulusu olan Rumlar ile birlikte yaşıyorsanız... Bizler sonradan gelmişiz bu topraklara. Ekmeyi, biçmeyi ve her türlü sanatı sonradan öğrenmişiz. Küçükbaş hayvanlarımıza yıllarca bakıp onların eti, sütü, peyniri derken, binlerce yıllık birikimi olan bu topraklara bizler de bir şeyler katmaya çalışmışız.

Bunları niye anlattım biliyor musunuz, sevgili okuyucu? 1900'lü yılların henüz başıdır. Cumalı Köy’de Hamdi diye bir adamdan türeyen, Hamdiler adıyla bilinen sülaleden bir erkek çocuk dünyaya gelir. Hamdi, hayatında hiç hasta olmamış, aspirin, gripinle hiç tanışmamış ve yıllarca toprağını sürmüş, ekmiş, biçmiş. Bir gün "Hasta oldum." deyip yatınca bir daha kalkamamış. Hamdi, hayatında iki evlilik yapmış; ilk eşten iki oğlan bir kız, diğer eşten de bir oğlan iki kız derken hayli kalabalık bir aile olmuş.

O yıllarda henüz soyadı yoktur. Üstelik ilk doğan erkek çocuk olunca ona verilecek ad Mehmet’tir. Yörede Mehmet ismi de çok olunca, Hamdiler’in Mehmet’i artık Hamdioğlu olarak bilinip anılacaktır. Hamdioğlu'nun gençlik yılları, aslında bir devrin kapandığı yıllardır. Osmanlı İmparatorluğu parçalanma sürecine çoktan girmiş, milyonlarca kilometre karelik toprakları elinden çıkarmış, üstelik Anadolu da elinden çıkmak üzereyken bir adam bu kötü gidişe dur demiş. Halkını örgütlemiş, kızgın savaş içinden yepyeni bir ülke yaratma sevdasına girişmiştir. Dolayısıyla Hamdioğlu Mehmet’in çocukluk ve gençlik yılları, aslında yeni bir dünya düzeni yaratma çabalarının tam ortalarına rastlar.

Bir Hamdioğlu Eseri

Rahmetli Fehim Bilgili Hamdioğlu’nun büyük oğlu


Var olmak mı? Varlıklı olmak mı?

Yarımada’da bir zamanlar yaşayan çok değerli yapı ustalarının içinde olan Hamdioğlu Mehmet Bilgili, paranın buralarda henüz geçerli olmadığı yıllarda dünyaya gelmiş. Dolayısıyla paranın piyasada dolanımı yok ama mal mübadelesi ile yaşamlarını sürdüren bir toplumun üyesiydi o. Varlıklı olmak asla aklına gelmemiş, tam tersine eserleri ile var olmayı tercih etmiş bir insan. Aynen ondan önceki Sındı’dan Bekir Usta ve ondan sonraki Yazı Köy’den Mehmet Hilmi Sarıyaz gibi. Onlar, taş sanatı ustalığının doruklarındaydılar. Kimse onların ellerine su dökemezdi. Onlar sanatını icra ederlerken bunu hiçbir zaman paraya asla çevirmediler. Çevirmeyi de akıllarına bile getirmediler. Yaptıkları iş bir emek işiydi. Para ile satın alınabilecek bir iş de değildi. O yüzden onlar, yüzyıllar geçse bile eserleri ile anılacaklar.

Şahap, Semih Balcıoğlu kardeşler ustayı merak ediyorlar

Türkiye’de karikatür dendiğinde ilk akla gelen iki isim, Hamdioğlu ustayı merak ederler ve ziyaretine gelirler. Taş ustası ile uzun uzun sohbete dalarlar. Yaptığı eserleri görürler ve hayranlıklarını gizleyemezler. Hamdioğlu’nun ünü bu iki değerli karikatüriste kadar ulaşmıştır.

Oğlu Şahabettin’e göre baba, her gün sabah namazına kalkar ve namazdan sonra kahvaltısını yapar. Saat 08.00’de işbaşı yapar. Bir gün Yaka Köy’de Faik Ağa’nın evini yaparken oğlu Fehim beş dakika işe geç kalınca işten kovmuş. Ona göre "Bugün beş dakika, yarın on" derken bu işin sonu gelmez dermiş. Öğleyin saat 12.00’de yemek hazır olacak, yoksa yemeğe oturmaz.

Bahçesine diktiği narenciye ağaçları görmeye değer ve hâlâ ürün veriyorlar. Narenciye yetiştirme tekniklerini öncelikle incelemiş ve işe turunçtan başlamış. Sonra turunçları aşılamış. Çok çeşitli narenciye yetiştirmiş. Hamdioğlu, 92 yaşına kadar hiç oturmadan çalışmış. Özellikle son yıllarında hanımların çokça kullandığı mutfak araç ve gereçleri üretmiş. En başta tel dolap, oklava, sini ve daha nice ev eşyalarını üretip köyündeki bu gereksinimi karşılamış.

Küçük detaylar çok şey anlatıyor

Soyadı kanunu çıktığında bakınız Hamdioğlu Mehmet hangi soyadını alıyor? Otuzlu yaşlara yeni girmiş Hamdioğlu, verimliliğinin tam doruk noktasına ulaşmışken, muhtar Dirvilli Hüseyin Çavuş’un babası, ona Bilgili soyadını uygun görüyor.

Aslına bakılırsa, bilginin altın çağını yaşamış bir kent olan Knidos’ta yetişmiş büyük değerlerin varislerindendir Hamdioğlu. Onlar ki, Dünyanın yedi harikasından biri olan İskenderiye Feneri’nin yine dünyanın en güzel kadınının yontucusu Praksiteles ve matematik ve astronomi alanında devrim yapmış bir gözlemci olan Eudoksos gibi değerlerin devamları. "Bir de okusaydı ne olurdu?" dedirtecek kadar bilgi dolu beyni ile Hamdioğlu Mehmet, bundan sonra artık Mehmet Bilgili olarak anılacaktır.

Oğul Şahabettin Bilgili babasını anlatmaya devam ediyor

Kısaca buralarda Şabe olarak bilinen oğul, babası için öncelikle söylediği söz "Babam baktığı şeyi görürdü" oluyor. Bakmak ile görmenin aynı şeyler olmadığını bizler okul çağlarında öğrenmiştik. Küçücük beynimiz o farkı anlamada o kadar zorluk çekerdi ki anlatamam. Oysa burada Şahabettin oğul, babasını anlatmada kullanıyor farklı bu iki olguyu.

Bir de babasının üç ay boyunca evi için gerekli olacak taşları yontmasını bana anlattı. Demek ki hayalindeki evin taşlarını önceden beyninde yerleştiriyor usta. Ona toplum boşuna "usta" dememiş. Taşı nereye koyacağını önceden görüyor. Baba Hamdioğlu, Osmanlı döneminde doğmuş ve okul olmadığı için de buralarda okuma olanağı bulamamış bir kişi. Buna karşın diğer yetileri o kadar gelişmiş ki, bir mühendisin çizgilerle, cebir işlemleri ile anlatabildiği plan ve programı o beyninde oluşturup hayata geçiriyor.

Bizlerde geçmişten gelen bir deyim vardır: "Taşı gediğine koymak." İşte tam da bunlar öyle bir yetiye sahip. Bir plan var beyinlerinde oluşmuş ve onlar detayları beyinlerinde hallediyorlar. Bir model seçip onu katlayıp eksilterek hesaplarını yapıyorlar. Ellerine bir tek dişe dokunur alet olan çekiç ile taşları istedikleri boyutlara indirgiyorlar. Kolon yok, kiriş yok, zaten beton da kullanılmıyor.

O zaman ustalık nerede ortaya çıkıyor? Taşı tam da gediğine koyacaksın. Milimetre bile şaşmayacak şekilde taş yerine oturacak. Böyle de olunca binada asla oynama olmaz. Bir de bu taşların arasına porsuna ile karıştırılmış kendi imalatı kireci koyup da taşları sabitlersen eğer, bu binadan bir kıymık bile kopmaz. Zamanın ve doğanın her türlü zorlayıcı etkilerine rağmen yüz yıllık bina hâlâ dün inşa edilmiş gibi dimdik ayakta. Gidip görmeli Çeşme Köy’de hâlâ daha bir kıymık taşını bırakmamış güzelim yapıyı.

Kirecini dahi kendi üreten ve ürettiği kirecin içine de porsuna denilen ak kumu karıştıran bu usta eller, binlerce yıllık birikimi buralara taşımışlar. Önce çırak, sonra kalfa ve de en sonunda bu süreçten geçebilenler usta olmuşlar. Hamdioğlu, eserleri ile daha yüzyıllarca anılacak bir yapı ustası. Aynı zamanda bir dülger onlar. Hem de malzemeyi Goca Dağ’dan kesip taşıyan, dilimleyen usta bunlar. Binanın tüm ahşap malzemeleri birkaç aletle ellerinden geçmiş bu ustaların. Özellikle çıralı çamlar bu ustalar için makbuldür. Zira bu tür çamlardan üretilen tahtalar, çıradan dolayı zararlı bir haşeratı barındırması mümkün olamaz. Çıranın kokusu her türlü haşaratı ortamdan uzaklaştırır.

Babam ayakta vefat etti

Şahabettin Bilgili, babasının 92 yaşında ve ayakta vefat ettiğini söyledi. Oğul Şahabettin, babasının sürekli olarak Allah’a yalvardığını ve "Beni kimseye muhtaç ettirmeden canımı al." dediğini söyledi. Öyle de oldu sonuçta.

"Bir akşamüzeri babama şöyle bir kahveye doğru dolaşmak için müsaade istiyorum dediğimde, cevabı 'Ben de öbür tarafa giderim' oldu. Böyle deyince de ben vazgeçtim. Yatağında uzanmış olan babam birden fenalaştı ve karyoladan düştü. Ben yanaştığımda babamı ne yazık ki kaybettik." Hamdioğlu da babası gibi ayakta öldü. Çocuklarına hiç yük olmadı ve yıllarca çalıştı çabaladı. Çocuklarına çok büyük bir miras bıraktı. Bu miras para pul da değildi. 1933 yılında Devletten aldığı soyadı olan “Bilgili” olma mirasını bıraktı bu Dünyaya. Bu yüzden de bilginin tüm dünyada en kıymetli değer olduğu gerçeği, buralarda çoktan farkına varılmıştı bile.

Bir Hamdioğlu Eseri

1. Çambaz Tepedeki ikizler: Önde Osman Karaman (1932) arkada Hamdioğlu evi (1935) yapımı  - 2.Sındı Köprüsü: Bekir Usta ile Hamdioğlu eseri. 1940 yılından beri ayakta

Son sözüm ustalık üzerine

Yarımada’nın batı yakasında kime sorsanız "Hamdioğlu kimdir?" deseniz, insanlar onun adını biraz da hazır duruma geçerek söz etmeye başlar. Onlar servetleri ile değil, tam tersine yarattıkları eserleri ile anılır ve saygı duyulurlar.

Bu toprakların yetiştirdiği bu büyük ustalardan sonra artık yepyeni bir dünyaya hep beraber adım attık. O dünyaya demir geldi, demir tozu (çimento) geldi, hazır kireç geldi. Bunları kardık ve kolonlar çıktık. Bu kolonların arasına kirişler attık. Bir güzel de bu kolonların arasını tuğlalar ile ördük. Nerede kaldı 60 cm’lik duvarlar ve bu duvarlara örülen taşlar. Günler, aylar süren emeklerin yerine artık makineler aldı. Hepsi ustalar ile birlikte yok oldu gitti. Plastik girdi dünyamıza. Kapılarımızı ve pencerelerimizi onlarla bir güzel donattık. Bol bol göze hitap ettik. Aslında yapılanlar birer kâğıttan kaplanlar idi. Yeni ilahlar da öyle istiyordu.

Yazar hasan doğan

Yorumlar (2)

Aliş

3 ay önce / 23.12.2025

Cabana kalemine sağlık

  |   Beğenmedim 0   |   Cevapla

Fatma Hülya Bilgili Bilgiç

3 ay önce / 22.12.2025

Çok duygulandım hikayenin kahramanı dedem ve o eserlerden birinin sahibiyim eseri aslına uygun bir şekilde restore ettim keyifle oturuyorum dedemin,babamın ve rahmetli halalarımın emeğine sonsuz teşekkürler.

  |   Beğenmedim 0   |   Cevapla