Dünden Bugüne Yerelden genele Uzanan Sanat Köprüsü
Zamanın akışında bazı imgeler öyle derin kök salar ki, yirmi yıl geçse bile toprağın altında uyur gibi kalırlar. Sonra bir gün, hiç beklenmedik bir anda, aynı toprağın içinden yeniden filizlenirler. Yüksel Aksu’nun bir zamanlar anlatmaya başladığı o küçük, sıcak hikâye de böyle bir şeydi. Bir dondurma arabasının tekerlekleri, bir köyün tozlu yolları, çocukların koşuşturmaları ve bir adamın kendi dünyasına tutunma çabası… O günlerde sinema salonlarından taşan gülüşler ve sessizlikler, şimdi yeni bir solukla geri dönüyor.
Dondurmam Gaymak Gapital adı, sanki bir şehrin, bir rüyanın, bir unutulmuş coğrafyanın kapısını aralıyor. Yirmi yıl önce bırakılan o iz, şimdi daha derin, daha olgun, belki de daha hüzünlü bir biçimde yeniden çiziliyor. Yönetmen, bu dönüşü “külliyat” diye adlandırıyor. Gerçekten de bir filmin, kendi içinde bir süreklilik kurması, bir ömrün parçalarını bir araya getirmesi nadir bir lütuf. Çoğu hikâye bir kez anlatılır ve biter. Oysa bazıları, izleyicinin ruhunda öyle bir yer edinir ki, yıllar sonra bile o yer boş kalmaz; yeniden doldurulmayı bekler.

Çocukluk, en kırılgan ve en güçlü hatıraların deposudur. Bir film, eğer o depoya dokunmayı başarırsa, artık yalnızca bir seyir nesnesi olmaktan çıkar. O, büyüyen bedenlerin, değişen seslerin, kaybolan köylerin, unutulan dillerin yanına yerleşir. “Dondurmam Gaymak” seyircisi, o filmi izlerken belki de kendi çocukluğunu, kendi yazlarını, kendi dondurma özlemlerini yeniden yaşamıştır. Şimdi o seyirci büyümüştür. Belki çocukları olmuştur, belki köyüne uzun yıllardır dönmemiştir, belki de hayatın ağırlığı altında o hafifliği unutmuştur. Ama film, birdenbire hatırlatır: o hafiflik hâlâ vardır. Ve devamı çekilirken, bu hatırlatma artık yalnızca nostalji değildir; varoluşsal bir bağın, bir tür içsel sürekliliğin ifadesidir.
Yönetmen, ticari kaygıların ötesinde bir şeyden söz ediyor. Seyircinin filmle kurduğu o sessiz, derin ilişki… Bu ilişki, bir simbiyozdur. Film, seyirciye bir şey verir; seyirci de filme bir şey katar. Zamanla bu karşılıklı beslenme, her iki tarafı da dönüştürür. Yirmi yıl sonra aynı hikâyenin peşinden gitmek, bu yüzden yalnızca bir projenin devamı değildir. Bu, bir ömür boyu süren bir sohbetin yeniden başlamasıdır. Bir yönetmenin, kendi yarattığı dünyaya yıllar sonra yeniden dönmesi, o dünyanın hâlâ canlı olduğunu, hâlâ nefes aldığını gösterir.
Sinema, bazen bir ayna, bazen bir pencere, bazen de bir kapıdır. Bu filmde o kapı, bir dondurma arabasının tekerlekleriyle açılmıştı. Şimdi aynı kapı, daha geniş bir manzaraya açılıyor. Gapital, belki de o eski yolun devamı, belki de yeni bir yolun başlangıcıdır. Ama her durumda, o yolun üzerinde yürüyenler, yalnızca oyuncular ve kamera değildir. İzleyici de oradadır. Çünkü bazı filmler, izlendikleri anı aşar; izleyicinin hayatına sızar, orada kök salar ve yıllar sonra yeniden filizlenir.
Yirmi yıl, bir insan ömründe uzun bir süredir. Köyler değişir, şehirler büyür, diller yavaşça kaybolur. Ama bazı imgeler, bazı sesler, bazı gülüşler, o değişimin içinde dimdik ayakta kalır. Bir dondurma satıcısının tekerleklerinin çıkardığı ses, bir çocuğun koşarken çıkardığı nefes, bir adamın kendi dünyasına tutunurken kurduğu cümleler… Bunlar, zamanın ötesine geçer.

Şimdi, 16 Ekim’de, o sesler yeniden duyulacak. Sinema salonları, belki de yirmi yıl önceki gibi dolacak. Ama bu kez, salonlarda oturanlar yalnızca çocuklar olmayacak. Onların yanında, o çocukları bir zamanlar olmuş yetişkinler de bulunacak. Ve belki de, filmin sonunda, herkes kendi içinde aynı soruyu soracak: O dondurma arabası hâlâ yoluna devam ediyor mu? O yollar hâlâ tozlu mu? O çocuklar hâlâ koşuyor mu?
Cevap, filmin kendisinde değil, izleyicinin kalbinde saklıdır. Çünkü bazı hikâyeler, anlatıldıkları yerde bitmez. Onlar, anlatıldıkları andan itibaren izleyicinin hayatına akar ve orada kendi yolculuklarını sürdürür. Yönetmen Eyüp Boz’un bu filmi, işte o yolculuğun bir başka durağıdır. Bir durak ki, hem geçmişe hem de geleceğe bakar. Hem hatırlatır hem de umut verir. Hem bir kapanışı hem de bir açılışı taşır içinde.
Zamanın içinde, bazı şeyler erir, bazı şeyler donar, bazı şeyler ise erimeyi ve donmayı aşarak kalır. Bu film de öyle bir şeydir. Bir dondurmanın eriyişi gibi geçici görünen, ama aslında kalıcı bir tad bırakan bir anlatı… Ve o tat, yirmi yıl sonra yeniden dilde, yeniden zihinlerde, yeniden yüreklerde dolaşmaya başlayacaktır.
Yorumlar (0)