Sembolizmin Perdesi Ardındaki Gerçek
Her yıl Haziran ayının ilk haftası, Dünya Açlık Haftası veya Dünya Açlık Günü gibi etkinlikler düzenleniyor. Amacı, küresel farkındalık yaratmak, açlığın pençesindeki milyonları gündeme taşımak ve “birlikte mücadele” çağrısı yapmak. Kampanyalar, sosyal medya paylaşımları, seminerler ve yardım konserleriyle dolu takvimler. Ancak bu sembolik günler, gün be gün kötüleşen tabloya baktığımızda, acının estetize edilmesinden öteye geçmiyor. Açlık, ne kadar fotojenik olursa olsun, sistematik bir şiddet halidir ve bu şiddet, küresel sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir dünyada derinleşiyor. 
2026 itibarıyla dünya, yaklaşık 673 milyon insanın kronik açlıkla mücadele ettiği bir tablo çiziyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre 363 milyon kişi akut açlık riski altında. Özellikle Afrika, Batı Asya ve çatışma bölgelerinde rakamlar alarm veriyor. Sudan, Gazze, Güney Sudan ve Yemen gibi yerlerde kıtlık riski devam ediyor. Pandemi sonrası toparlanma umutları, enflasyon, iklim krizi ve savaşlarla birlikte çöktü. Oysa 2030’da “Sıfır Açlık” hedefi konmuştu. Bu hedef, bugün iyimser bir fanteziden ibaret görünüyor.

Açlık Kapitalizmin Yapısal Krizidir
Peki neden? Çünkü açlık, “doğal” bir felaket değil, siyasi ve ekonomik bir tercihin sonucudur. Küresel sermaye, neoliberal politikalar üzerinden yoksul halkları sistematik olarak yoksullaştırmaktadır. Özelleştirmeler, yapısal uyum programları, serbest ticaret anlaşmaları ve borç kıskacı, tarım alanlarını çokuluslu şirketlere açarken küçük çiftçileri toprağından etti. Afrika’da yerel tohumlar yerine ithal hibrit tohumlar dayatılıyor, Latin Amerika’da soya ve palmiye plantasyonları ormanları yok ediyor, Asya’da sanayi tarımı su kaynaklarını kurutuyor. Bu süreç, “büyüme” diye pazarlanıyor ama sonuçta servet yukarıda, açlık aşağıda birikiyor.
Devlet Açlığın Birinci Sorumlusudur
Liberal politikalar, piyasayı tanrılaştırırken devleti de “güvenlik” ve “istikrar” sağlayıcısı olarak konumlandırıyor. Aslında ulus devlet, bu sistemin en sadık bekçisi haline gelmiş durumda. Kolluk kuvvetleri, jandarma, ordu ve istihbarat örgütleri üzerinden yoksulların en temel hak arayışlarını bastırıyor. Toprak işgalleri, maden direnişleri, su kuyularının şirketlere verilmesi karşısında yükselen sesler, “terör” ya da “kamu düzenini bozma” gerekçesiyle susturuluyor. Daha fazla sermaye birikimi için işgal, savaş ve yaptırımlar meşru araçlar olarak görülüyor. Ukrayna’dan Gazze’ye, Sahel’den Latin Amerika’ya uzanan çatışmaların ardında genellikle kaynak kontrolü ve jeopolitik üstünlük mücadelesi yatıyor. Bu savaşlar, silah tüccarlarına kâr, tarım şirketlerine yeni pazarlar, enerji devlerine ise ucuz kaynak sağlıyor.
Ulus devlet, açlığın ve yoksulluğun birinci dereceden sorumlusudur çünkü o, sermayenin ihtiyaç duyduğu disiplini halka dayatan aparattır. Vergi politikalarıyla serveti korurken, sosyal harcamaları kısıyor. Eğitim ve sağlığı metalaştırıyor. Tarımı ithalata bağımlı hale getirerek gıda egemenliğini yok ediyor. Sonuçta yoksul, kendi toprağında yabancı şirketlerin işçisi, kendi ülkesinde ise potansiyel tehdit olarak görülüyor. Baskı ve işkence, bu yapının kendini yeniden üretme mekanizmasıdır. Gözaltılar, yasaklar, medya kontrolü ve yoksulluğu “kişisel başarısızlık” olarak damgalama, sistemin ideolojik aygıtlarıdır.
Açlığın Kök Nedeni
Sembolik farkındalık haftaları, tam da bu yapıyı rahatsız etmediği için rahatça kutlanabiliyor. Birkaç ünlü fotoğraf çektiriyor, birkaç marka “sosyal sorumluluk” projesi duyuruyor, yardım kuruluşları bağış topluyor. Ama sistem sorgulanmıyor. Açlığın kök nedeni olan mülkiyet ilişkileri, sömürü mekanizmaları ve devlet şiddeti masaya yatırılmıyor. Aksine, “daha fazla yardım”, “daha iyi yönetişim”, “sürdürülebilir kalkınma” gibi kavramlarla sorun, semptom düzeyinde ele alınıyor. Oysa gerçek çözüm, radikaldir: Gıda egemenliği, toprağın ve suyun kamusal kontrolü, çokuluslu şirketlerin tahakkümünün kırılması ve ulus devletlerin halk yararına yeniden yapılandırılması ya da aşılması.
Açlık Kader değil, Başka Bir Yol Mümkün
Dünya Açlık Haftası’nı anmak, eğer samimiyseniz, yalnızca bir gün değil, her gün süren bir mücadeleyi hatırlamaktır. Bu mücadele, vicdan çağrısıyla sınırlı kalamaz. Sermayenin sınırsız birikim arzusuna, liberalizmin yalanlarına ve ulus devletin baskı aygıtına karşı örgütlü bir direnişi gerektirir. Aksi takdirde, her yıl aynı fotoğrafları paylaşmaya, aynı acıklı istatistikleri okumaya ve aynı acizliğe mahkûm olmaya devam edeceğiz.
Açlık, bir insanlık ayıbıdır. Ama bu ayıp, doğadan değil, insan eliyle kurulmuş eşitsiz bir düzenden kaynaklanmaktadır. Bu düzeni değiştirmek için semboller yetmez; cesaret, örgütlenme ve radikal bir hayal gücü gerekir. Yoksulların sesi yükseldikçe, sistemin kaptanları tedirgin olacak. İşte o zaman, Dünya Açlık Haftası belki de gerçekten bir “farkındalık” anına dönüşebilir: Sistemin farkına varma ve onu aşma anına.
Yorumlar (0)