Dede Ozandan Torun Ozanlara Notlar
Arif Damar’ı Yarın dergisindeki şiirleriyle yakından tanıdım. Datça’nın o yaz öğleden sonrası, denizin tuzlu nefesinin sokaklara süzüldüğü bir saatte, küçük bir pansiyonun avlusunda yollarımız birleşti. Datça rüzgârının hafif esintisi arasında geçen konuşmaların ardından günlerin ağırlığı hafifledi; sohbetler uzadı, gölgeler uzadı. Ona “abi” demek doğaldı; o ise oğlum Ozan’a “torun Ozan” diye seslenirken kendi adını da “dede Ozan”a çevirmişti. Gülüşlerimiz, rüzgârın taşıdığı çam kokusuyla karışıyordu. Arif Damar o yıllarda Datça’da tek bir kitabevi varken kitabevine söyleşiye gelmişti. Söyleşi sonrası Türkbükü’ndeki evinde tatile devam etmemizi önerdi, biz de kabul ettik. Ardından Datça-Bodrum feribotuyla rüzgârlı bir günde yolculuk yaparak Bodrum’a geçtik.
Türkbükü’ndeki evin terasından bakıldığında deniz her sabah yeni bir renk giyiniyordu. Geçmişin ağır yükleri, bugünün sessizliği ve yarının belirsizliği aynı masada oturuyordu. O, yıkılan bir dünyanın enkazı arasından dik duran bir adam gibi konuşuyordu; partisinin gizli koridorlarında taşıdığı adın, “Barikat”ın, hâlâ omuzlarında olduğunu hissediyorduk. Sanatçılar arasında üstlendiği görevleri anlatırken sesi derinleşiyor, gözleri uzak bir ufka takılıyordu. O günlerde umut, bir isyanın küllerinden yükselen ince bir duman gibiydi; biz de o dumanın içinde, zamanın kıyısında oturmuş, sözlerin ötesine geçmeye çalışıyorduk.
Akşamları rüzgâr sesleri bastırırdı, geceleri ise yıldızlar konuşurdu. Onun anlattıkları bir ömrün içindeki gizli kapıları aralıyordu; biz de o kapılardan sessizce bakıyorduk.
Sosyalist sistemin yıkıldığı dönemin hemen ardından gelen bu yıllarda herkes sosyalizme küfür ederken, Arif Damar komünist olmanın gururunu yaşamaktaydı. Özgürlükçü ve eşitlikçi ortaklaşmacı toplumun er ya da geç inşa edileceğine olan inancıyla, yaşamının son nefesine kadar şair ve komünist kalabilme hüneri gösteren yoldaşım Barikat Arif.

Damar, 1980'lerin genç soluğu Yarın Dergisinin de yol göstericilerinden biriydi...
Arif Damar
Gelibolu’nun Karainebeyli köyünde, 1925 yazının bir sabahında, toprağın henüz ılık olduğu bir günde doğdu. Dört yaşında babasını yitirdiğinde, dünya ona daha o zamandan eksik bir şeyler bırakmıştı. Çanakkale’nin dar sokaklarında, sonra İstanbul’un Yenikapı’sında büyüdü. Okul sıralarında kalemi eline aldığında, henüz on beş yaşındaydı. İlk dizeleri bir dergide “harika çocuk” notuyla çıktığında, kapısına dönemin bilinen bir ozanı geldi. O an, yolun uzunluğunu anlamıştı belki.
Ankara’da memurluk, askerlikte sürgün alayları, sonra yine İstanbul… Mahmutpaşa’da işportacılık, dergilerde yönetmenlik, tutuklanmalar, beraatler. Yeryüzü adlı derginin sayfalarında, “Dayanılmaz” diye bir şiir yayımlanınca zincirler geldi. İki yıl kapalı kaldı. Delil yetersizliğinden çıktığında, eli yine kaleme uzandı. Günden Güne adlı kitabı toplatıldı, ama o susmadı. Şiiri, önce işçinin terine, halkın acısına tutunuyordu. Sonra yavaş yavaş genişledi: eşe, dosta, sevgiliye, çocuğa, yorgun ellere, kırlangıçlara, eski yağmurlara… Tek sesli bir haykırıştan çok sesli bir ırmağa dönüştü.
İstanbul Bulutu ile ödül aldığında, şehir onun dizelerinde bulut gibi dolaşıyordu. Kedi Aklı, Saat Sekizi Geç Vurdu, Alıcı Kuş… Her kitap, bir önceki yaranın üzerine yeni bir yara ve yeni bir umut katıyordu. Alıcı kuş, kardeşliğin kuşuydu; köylünün tarlasına, işçinin tezgâhına, duran ele, gitmeyen ayağa konuyordu. Gitme Kal diye yalvarırken, yoksulluğu, gözyaşını, kıraç toprağı, güneşi, incir ağacını aklına getiriyordu okuyanın. Hissen yok bu akşamda senin… derken, savaşın, ölümün, ayrılığın soğuk gölgesini çiziyordu. Seslerin ayak seslerini duyuyordu: toprağın, suyun, ağacın, günün, gecenin, ışığın ve gölgenin.
Suadiye’de bir kitabevi açtı. Yasak sayfalar yüzünden yine içeri girdi, Bozcaada’da yattı. Sonra dükkânı kapattı, kendini tümüyle satırlara verdi. Yağmurlu sokaklarda dolaştı, eski yağmurları dinledi, ayın ayakta olmadığı gecelerde acıyı erteledi. Yoksulduk, dünyayı sevdik, dedi. İnsanları sevmenin büyük hüner olduğunu, bir kere korku düşerse insanın içine her şeyin gittiğini yazdı. Bir zeytin ağacı gibi yaşamak istedi: denize yakın, kökleri derin, bin yıl severek.
Moda’nın sokaklarında yıllarca yürüdü. Kalbi yorulunca, 2010 sonbaharının bir gecesinde Göztepe’de durdu. Çengelköy’de toprağa verildiğinde, dizeleri hâlâ ayaktaydı. Çünkü o, beklemenin de güzel olduğunu biliyordu. Güzel günleri görmek için mi beklenirdi, yoksa beklemek mi güzeldi, sorusu onun satırlarında cevabını bulmuştu. Kalem, toprağa düşen bir tohum gibi, her yağmurda yeniden filizleniyordu.
Arif Damar, bir ömür boyu seslerin ayak seslerini dinledi. Kendi sesini de o ayak seslerine kattı. Şimdi, her sabah, her akşam, her yorgun el, her kırlangıç, her eski yağmur, o sesi taşımaya devam ediyor.

Yorumlar (0)