Ya Özgürlükçü Seküler Suriye ya Çöküş !
Suriye, yıllardır süren iç savaşın ardından savaşın yaralarını sarmak, demokratik ve çok kültürlü bir Suriye inşa etmek yerine, küresel ve bölgesel emperyalist güçlerce piyon olarak öne sürülen fundamentalist iktidar odağının eliyle çöküşe doğru emin adımlarla yürütülmektedir. Suriye otoriter Baas rejimi dahil hiçbir zaman şeriat kurallarıyla yönetilmedi. Haddi zatında diğer Arap ülkelerinden farkı görece seküler olmasıdır. Bugün cihatçı bir çete eliyle şeriat kuralları hakim kılınmak istenmektedir. Bu şartlarda HTŞ kiminle hangi anlaşmayı yaparsa yapsın çatışmayı sonlandırması mümkün olmayacaktır. Olacak olan, şiddet yoluyla halkın temel taleplerini bastırmaktır. Ülkenin karmaşık etnik ve dini yapısı, çatışmaların temel nedenlerinden biri olarak öne çıkmaktadır. SDG-HTŞ anlaşmasının hemen ardından, iki yapı tarafından farklı yorumlanan anlaşmanın şimdiden sahada mayınlı tarlaya dönme potansiyeli olduğu gerçeğini bir başka yazı konusu olarak bir yana bırakırsak, özellikle Süveyda kentinde yaşayan Dürzilerin protestoları, bu gerilimin yeni bir yansıması olarak dikkat çekmektedir. Dürziler, “Kendi kaderini tayin hakkı” talebiyle sokaklara indiler. Süveyda’daki Karama Meydanı’nda toplanan göstericiler, “Olmak ya da olmamak” sloganıyla protesto düzenlemiştir. Bu eylem, Suriye’nin genelindeki huzursuzluğun bir simgesi haline gelmiştir. Bu olay, Suriye’nin geleceğinin nasıl şekilleneceği sorusunu bir kez daha gündeme getirmektedir: Barış, ancak seküler özgürlükçü ve çok kültürlü yapıyı gözeten bir inşa süreciyle mümkün olacaktır?
Suriye’nin tarihi, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana çok kültürlü bir mozaik olarak şekillenmiştir. Araplar, Kürtler, Türkmenler, Asuriler, Ermeniler, Dürziler ve diğer azınlıklar, bu topraklarda yüzyıllardır bir arada yaşamışlardır. Ancak Baas rejiminin otoriter yönetiminin tetiklediği iç savaş, bu çeşitliliği bir tehdit olarak gören politikaları öne çıkarmıştır. Savaş 2011’de önce vekalet savaşları olarak başladı, ardından küresel ve bölgesel güçlerin direkt askeri müdahalesiyle derinleşti. Yaklaşık 7 milyon göçmen, 220 bin sivil ölüm, toplam 600 bini aşkın can kaybı yaşandı. Bugün, savaşın sona ermesine rağmen, ekonomik çöküş, yolsuzluk ve baskıcı yönetim devam ediyor. Dürziler’in Süveyda’daki protestosu, tam da bu noktada anlam kazanıyor. Onlar, sadece kendi haklarını değil, tüm Suriye’nin kaderini tayin etme hakkını talep ediyorlar. Bu, merkeziyetçi bir yapı yerine, federal veya özerk bölgeleri içeren bir sistemin işaretçisi olabilir.
Seküler ve demokratik bir Suriye hayali, bu karmaşık yapıyı birleştirebilecek yegâne çözüm gibi görünüyor. Sekülarizm, dinin devlet işlerinden ayrılması anlamına gelir ve Suriye gibi farklı mezhep ve etnik kimliğin yoğun olduğu bir ülkede hayati öneme sahiptir. Eğer devlet, belirli bir mezhebi diğerlerine üstün tutarsa, barış kalıcı olamaz. Demokratikleşme ise, tüm kesimlerin temsil edildiği bir parlamento, özgür seçimler ve ifade özgürlüğüyle sağlanabilir. Ancak bu süreç, çok kültürlü yapıyı göz ardı ederek ilerleyemez. Örneğin, Kürtlerin kuzeydoğudaki özerk yönetim deneyimi, Dürziler’in Süveyda’daki talepleri, Alevilerin gelecek kaygıları ve Sünni Arapların muhalif bölgelerdeki beklentileri, merkezi bir hükümetin yanı sıra yerel özerkliklere ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor. Eğer inşa süreci, bu çeşitliliği bir zenginlik olarak gören bir yerden başlamazsa, Suriye’ye barış gelmez.
Barış ile demokratikleşme arasında diyalektik bir bağ vardır. Diyalektik, burada karşıtların birliğini ve çatışmasını ifade eder. Barış, sadece silahların susması değil, adaletin tesis edilmesiyle mümkün olur. Demokratikleşme ise, bu adaleti sağlayan mekanizmadır. Bir yandan barış olmadan demokratik kurumlar kurulamaz, çünkü çatışma ortamında seçimler veya reformlar güvenilir olmaz. Öte yandan, demokratikleşme olmadan barış kalıcı hale gelemez, zira baskı altındaki toplumlar er ya da geç isyan eder. Suriye’de bu bağı görmeyen anlayış, gerçekliği kavramaktan uzaktır ve sürekli savaşmak durumunda kalır. Esad rejimi, yıllardır bu tuzağa düşmüştür: Muhalifleri “terörist” olarak etiketleyerek askeri çözümlere başvurmuş, ancak bu yaklaşım sorunu derinleştirmiştir. Benzer şekilde, dış aktörler – Rusya, İran, Türkiye, ABD ve diğerleri – kendi çıkarları doğrultusunda müdahale etmiş, Suriye’nin iç dinamiklerini göz ardı etmiştir.
Peki, çözüm yolu nedir? Öncelikle, Suriye’nin tüm etnik ve dini gruplarının temsilcileri olmalı. Bir geçiş hükümeti kurulmalı, bu hükümet seküler anayasa çalışmalarıyla demokratik temelleri atmalı. Eğitim sistemi, çok kültürlülüğü teşvik eden bir müfredata sahip olmalı; örneğin, farklı dillerde eğitim hakkı tanınmalı. Ekonomik toparlanma ise, savaşın tahrip ettiği bölgeleri yeniden inşa etmekle başlamalı – ancak yolsuzluk önlenerek ve adil dağılım sağlanarak. Dürziler’in protestosu gibi eylemler, bu sürecin tabandan gelen taleplerle şekillenmesi gerektiğini hatırlatıyor. Eğer halkın sesi duyulmazsa, yeni çatışmalar kaçınılmaz olur.
Suriye’nin geleceği, sadece iç aktörlere bağlı değil. Dayanışma içindeki Suriye halkları işgalci durumdaki bütün ülkeleri geri göndermeli, dış müdahaleye kendini kapatmalıdır.
Sonuç olarak, Suriye’de barışın yolu, seküler özgürlükçü çok kültürlülükten geçiyor. Dürziler’in Süveyda’daki “Olmak ya da olmamak” sloganı, tüm Suriye için bir metafor: Ya çeşitliliği kucaklayan bir sistem kurulacak ya da kaos devam edecek. Bu diyalektik bağı gören bir anlayışla hareket edilirse, ülke yeniden ayağa kalkabilir. Aksi takdirde, sular durulmayacak ve savaşın gölgesi uzamaya devam edecek. Suriye halkı, hak ettiği barış ve güven ortamını ancak kolektif bir çabayla bulabilir – ve bu çaba, hemen şimdi başlamalı.
Yorumlar (0)