Özgürlüğü Savunanlar, Eleştiriden Neden Korkar?
Türkiye’de siyaset uzun zamandır önemli bir çelişkiyi taşıyor: Herkes özgürlük istiyor; fakat çoğu zaman özgürlüğü kendisi için istiyor. Kendi kimliğimizin tanınmasını, kendi sözümüzün duyulmasını, kendi tarihimizin kabul edilmesini talep ediyoruz. Fakat sıra başkasının sözünü dinlemeye geldiğinde aynı hoşgörüyü göstermek zorlaşabiliyor. Oysa özgürlüğün gerçek sınavı tam da burada başlar.
Özgürlük, yalnızca kendi düşüncemizi ifade edebilmek değil, bize itiraz edenin de düşüncesini özgürce ifade edebilmesini savunabilmektir.
Son günlerde 53 Alevi aydınının, Abdullah Öcalan’a atfedilen Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisi değerlendirmesine itiraz etmesi ve ardından DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın imzacılara yönelik sert açıklamaları, bu nedenle sıradan bir siyasal polemik olarak görülmemelidir.
DEM Parti, Öcalan’ın böyle bir değerlendirmede bulunmadığını açıklamıştır. Oysa tarihi kayıtlar bize 16. yüzyılın bir döneminde Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi’nin işbirliği sonucu on binlerce Alevi’nin katledilmesi ve Alevilerin yüzyıllarca sürecek can ve mal güvenliklerine yönelik saldırıların başlaması, söz konusu ittifakın en ağır sonuçlarından olduğunu ispatlamaktadır. Bu tarihi bilginin yok sayılması ve önemsiz bir ayrıntı gibi kabul edilmesi anlaşılabilir değildir. Fakat asıl önemli mesele bundan daha geniştir.
Özgürlük ve eşitlik iddiasındaki bir siyasal hareket, kendisine yöneltilen eleştiri karşısında nasıl davranmalıdır? Bu soru yalnızca bir partiye değil, bütün demokratik ve devrimci hareketlere yöneltilmelidir. Çünkü iktidara karşı özgürlük isteyen bir hareket, kendi içinde de özgürlüğü korumak ve amasız, fakatsız savunmak zorundadır.
Ezilen Olmak Yanılmaz Olmak Değildir
Bir topluluğun ezilmiş olması, onun adına konuşan siyasal aktörleri yanılmaz hâle getirmez. Bu ayrımı yapamazsak özgürlük mücadelesi kolayca bir başka tahakküm biçimine dönüşebilir.
Tarih boyunca birçok hareket, başlangıçta baskıya karşı çıkarken zamanla kendi içindeki eleştiriyi tehdit olarak görmeye başlamıştır. Eleştirenler önce “bizden olmayanlar”, sonra “düşmanlar” olarak tanımlanmış; böylece düşüncenin yerini aidiyet, tartışmanın yerini itaat almıştır.
Oysa demokratik siyasetin temel ilkesi basittir: Bir düşünceyi yanlış bulabilirsiniz; fakat onu dile getiren insanın söz hakkını ortadan kaldıramazsınız. Bu nedenle siyasal bir yöneticinin kendisini eleştirenlere onların geçmişteki konumlarını, partiyle ilişkilerini veya siyasal mevzilerini hatırlatarak cevap vermesi doğru değildir. “Seni biz milletvekili yaptık” anlayışı, temsil ilişkisini tersine çevirir.
Milletvekilliği halka ait bir makamdır; hiçbir partinin kişisel lütfu değildir. Temsil etmek, ona sahip olmak değildir. Bir siyasal örgütün insanlara siyasal mevki kazandırması, o insanlara düşünsel sadakat borcu yüklemez. Tam tersine, demokratik temsil eleştiri hakkını da beraberinde getirir.
Tarihin Tek Bir Hafızası Yoktur
Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisi tartışmasının daha derin bir boyutu da tarihin nasıl ele alınacağıdır. Tarih yalnızca devletlerin ve iktidarların kaydettiği olaylar değildir. Toplumların hafızası da tarihin bir parçasıdır. Aynı olay farklı toplulukların hafızasında farklı anlamlar taşıyabilir. Birileri açısından siyasal başarı olan bir gelişme, başkaları açısından ağır bir yıkımın veya travmanın başlangıcı olabilir. Bu nedenle tarih konusunda yalnızca “Ne oldu?” sorusu yetmez.
“Kimin açısından ne oldu?” sorusunu da sormak gerekir.
Alevilerin Yavuz dönemine ilişkin tarihsel hafızası vardır. Kürtlerin Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ilişkin tarihsel hafızası vardır. Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin ve diğer toplulukların da vardır. Hiçbir hafıza tek başına bütün tarihin sahibi değildir. Fakat hiçbir hafıza da siyaseten uygun bulunmadığı için susturulamaz. Burada önemli olan, geçmişi bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden kutsamak veya lanetlemek değil; tarihin farklı toplumsal hafızalar üzerindeki etkilerini anlayabilmektir.
Alevi aydınların itirazı bu açıdan dikkate alınmalıdır. Onların tarihsel hafızalarını ifade etme hakkı tartışma konusu da yapılamaz. Çünkü düşünceye düşünceyle cevap verilir. Bir düşünceyi çürütemeyen, onun sahibini küçümsemeye başladığında aslında kendi düşünsel yetersizliğini ortaya koyar.
Halkların Özgürlüğü Birbirinin Alternatifi Değildir
Türkiye’nin demokratikleşmesi bakımından burada çok temel bir ilkeye ihtiyaç vardır: Haklar yarıştırılamaz. Kürt ulusunun eşitlik ve özgürlük talepleri meşrudur. Alevilerin eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü talepleri meşrudur. Birinin hakkını savunmak için diğerinin hakkından vazgeçmek gerekmez. Tam tersine, gerçek demokratik siyaset bütün bu hakların birlikte savunulmasını gerektirir.
Kürtlerin yaşadığı tarihsel haksızlıkları dile getirirken Alevilerin tarihsel acılarını küçümsemek ne kadar yanlışsa, Alevilerin yaşadığı sorunları anlatırken Kürt ulusunun özgürlük talebini görmezden gelmek de o kadar yanlıştır. Bir hakkın meşruiyeti başka bir hakkın inkârına dönüşmez, dönüşemez. Halkların kardeşliği de ancak böyle bir eşitlik temelinde anlam kazanır. Kardeşlik, farklılıkların ortadan kaldırılması değildir. Kardeşlik, farklılıkların eşit koşullarda bir arada yaşayabilmesidir.
Sosyalizmin Sınavı
Burada sosyalist düşüncenin önemli bir ölçütü vardır : Marksizm, toplumdaki eşitsizlikleri kimlikler üzerinden değil, sınıfsal ilişkiler üzerinden de ele alır. Fakat sınıf meselesini öne çıkarmak, ulusal, dinsel veya kültürel baskıları önemsizleştirmek anlamına gelmez.
Bir Kürt işçi hem işçidir hem Kürt. Bir Alevi işçi hem işçidir hem Alevi. İnsanın yaşadığı baskılar birbirini dışlamaz; çoğu zaman birbirinin üzerine eklenir. Bu nedenle sosyalizm, farklılıkları yok ederek eşitlik yaratmayı değil, farklılıkların eşitlik içinde yaşayabileceği toplumsal koşulları yaratmayı hedefler. Bu bakımdan sosyalist siyaset yalnızca devletin tahakkümüne değil, kendi içindeki tahakküm eğilimlerine de karşı çıkar.
Bir hareketin ezilenleri temsil ettiğini söylemesi, onun eleştiriden muaf olduğu anlamına gelmez. Bir liderin geniş bir toplumsal desteğe sahip olması, onun yanılmaz olduğu anlamına hiç gelmez.
Sosyalist hareketin büyüklüğü, yalnızca mücadele ettiği iktidarla değil, kendi içinde iktidar ilişkileri kurmama yeteneğiyle de ölçülür.
Eleştiri - Özeleştiri Mekanizması Devrimci Siyasetin Düşmanı Değil, Güvencesidir
Devrimci hareketler için eleştiri ve özeleştiri mekanizması bir lüks değildir. Bir zorunluluktur. Çünkü eleştiri ve özeleştirinin olmadığı yerde hata görünmez. Hata görünmediğinde yanlış büyür. Yanlış büyüdüğünde örgüt kendi söylemini gerçekliğin yerine koymaya başlar. Bundan sonra eleştiren insan değil, “öteki” görülür.
İşte siyasal yozlaşmanın kapısı burada açılır. Bu nedenle devrimci hareketin kendisini eleştiren insanlardan korkması değil, kendisini kimsenin eleştirmediği bir siyasal ortamdan korkması gerekir.
“Bizden misin?” sorusu, siyaseti kimlik ve sadakat testine dönüştürür. Devrimci soru ise başka olmalıdır:
“Söylediğin doğru mu?”
Bu sorunun sorulabildiği yerde düşünce vardır. Tartışma vardır. Demokrasi vardır. Ve en önemlisi, devrimci hareketin kendisini yenileyebilme imkânı vardır.
Yeni Bir Siyasi Ahlak
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni partiler veya yeni ittifaklar değildir. Yeni bir siyasal ahlaka ihtiyaç vardır. İnsanları küçümsemeyen… Eleştireni düşmanlaştırmayan… Tarihsel acıları araçsallaştırmayan… Kendi ulusunun ve halkının hakkını savunurken başka halkların acılarını görmezden gelmeyen… İnanç özgürlüğünü savunurken başka inançları aşağılamayan… En önemlisi de kendi içindeki iktidar ilişkilerini de sorgulayabilen bir siyasal ahlak.
Çünkü demokrasi yalnızca seçim sandığı değildir. Demokrasi, insanın siyasal özne olarak tanınmasıyla başlar.
Bu nedenle hiç kimsenin “Sen kimsin?” diye susturulmadığı; herkesin “Ben böyle düşünüyorum” diyebildiği bir siyasal kültüre ihtiyacımız var.
Sonuç olarak, bugün Türkiye’nin önündeki gerçek görev, ezilenleri birbirine karşı yarıştırmak değil, onların eşitlik ve özgürlük taleplerini ortak bir demokratik zeminde buluşturmaktır. Kürt ulusunun özgürlüğü ile Alevilerin eşitliği arasında tercih yapmayı düşünmek doğru değildir. Tam tersine, ikisini birlikte savunmak zorundayız.
Çünkü özgürlük bölünürse ayrıcalığa dönüşür. Eşitlik seçici hâle gelirse eşitsizliğin başka bir biçimi ortaya çıkar. Özgürlük adına konuşanlar eleştiriyi susturmaya başladığında, mücadele ettiği tahakkümün dilini farkında olmadan yeniden üretmeye başlar. Bizim hedefimiz yalnızca egemenlerin değişmesi değildir.
Egemenlik ilişkisinin kendisini değiştirmek olmalıdır. Hiçbir halk başka bir halktan üstün olmayacak. Hiçbir inanç başka bir inanç üzerinde egemen olmayacak. Hiçbir lider eleştirinin dışında kalmayacak.
Çünkü devrimci mücadelenin amacı, birilerinin eski yerlerine başkalarını oturtmak değil; insanın insan üzerindeki egemenliğini ortadan kaldırmaktır.
Özgürlüğün gerçek anlamı da burada başlar:
Kendi özgürlüğümüzü isterken başkasının özgürlüğünden vazgeçmemek. İşte halkların eşitliği böyle kurulur. İşte gerçek kardeşlik böyle mümkün olur.
Sosyalizmin insanlığa vaat ettiği dünya, tam da bu eşitlik ve özgürlük temelinde yükselir.
Yorumlar (0)