Triopoin Üçlemesi

Bu düşüncelerle kale kentin dev kapısından içeriye adımımı atıyorum. Kentin çeperini saran dev blok taşların bazıları yerinden oynamış, bir kısmı konumunu kaybetmiş. Bu taşların bu bölgede çıkarılıp işlendiğini düşünüyorum. Kale kentin kuzeybatı yönü de aynı şekilde taş bloklarla kapatılmış. Daha önce de belirttiğim gibi, bu geniş alanın tarımsal amaçlarla kullanılmış olması kuvvetle muhtemel. Tırmanışa devam ediyorum. Yavaş yavaş yükselerek kale kentin zirvesine ulaşıyorum. Bu bölgede hâlâ onlarca evin temel kalıntısı gözlemlenebiliyor. Zirveye vardığınızda, hemen sağda, kısmen ayakta kalmış bir su sarnıcı dikkat çekiyor. Biraz ilerideyse eski bir kilise yapısı yer alıyor. Binlerce yıl boyunca kaderine terk edilmiş bu kale kent, ne yazık ki zamanla pek çok talanı yaşamış. Belki de en az zararı doğal yıpranmalardan görmüş.

Triopoin Üçlemesi

TRİOPİON ÜÇLEMESİ: YAKAMAR, UZUNKUYU VE KUMYER KALESİ
Bu yazıyı kaleme almadan önce, Kumyer Mahallesi'nin batı yakasında, Uzunkuyu civarında dolaşırken aklımda oluşan düşünce, gezdiğim bu bölgenin kale ile birlikte ele alınması gerektiğiydi. Bu bölgelerin en temel ortak özelliği sudur. Su, bu bölgenin geçmişe ait pek çok anısını barındırıyor. Üçleme olarak adlandırdığım bu bölgedeki yerleşim yerleri, Yarımada'nın en eski yerleşim izlerini işaret etmektedir. Nitekim İngiliz Arkeolog George Bean, 1960’lı yıllarda bu bölgeyi karış karış gezerek, Kumyer Kalesi'nin Yarımada'daki en eski yerleşim yeri olduğunu belirtmiştir. Kumyer ve çevresinde antik bir yerleşimden söz eder ve bu kentin kurucusunun, Mora Yarımadası'ndan gelen efsanevi komutan Argoslu Triopas olduğunu yazar. Ancak, bugüne kadar bu bölge hakkında kapsamlı bir araştırma yapılmamıştır. Geçmişe dair pek çok sırrı içinde barındıran bu bölge, yakın zamana kadar birçok ailenin yaşadığı bir yer olmuştur. Aslında Kumyer’in asıl yerleşim yerinin burası olduğunu burada yaşayan yaşlılar söylüyorlar. Özellikle Harmanlık bölgesinde bulunan pek çok kuyu, buralarda yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan suyu sağlamıştır.
Bir Nisan sabahı, bu düşüncelerle bölgenin Yakamar tarafına adımlarımı atarken, bademlerin çağla olma özelliklerini yitirmeye başladığını fark ettim. Payamlıkların içinden, Yakamar’a doğru yükselen taşlı kayalık tepeye doğru ilerliyorum. Bir zamanlar her türlü canlının cirit attığı bu bölge, şimdi ise suskun ve mateme bürünmüş durumda. Yakamar denildiğinde, nedense herkesin aklına geldiği gibi, benim de aklıma ilk olarak Recep Nine gelir. Söylendiğine göre, Yakamar'ı terk etmeyen ve hayatını burada sonlandıran son insandı. Ben o ninenin evinin yerini biliyor ve yakın zamanda yıkıldığını gözlerimle gördüm. Evlerinin önünde muazzam bir çeşme vardı ve biraz güney kısmında bir kuyu, onun altında da bir çeşme daha bulunuyordu. Recep Nine'nin oğullarından birisini, Goca İbram amcayı hayal meyal hatırlıyorum. Goca İbram, Cumalı köyünün meşhur sülalesi Goca Kapıldılardan bir kızla evlenmiş ve tam yedi çocuk sahibi olmuş. Eşinden gelen malı har vurup harman savuran Goca İbram’ın çocuklarının çoğunu tanıyorum. Goca Kemal'i, ardından Rafet'i, sonra da Goca Mehmet'i kaybettik. Hayatta kalan iki oğlu ise Nihat ve Yeter. Nihat ve Yeter, İzmir Foça'da belediyeden emekli olmuşlar. Yakamar'ın Recep Ninesi sayesinde büyüyen ve zamanla Yaka köyünün en büyük sülalesi haline gelen büyük "Recepler" ailesinin etkisi hâlâ sürüyor.

Triopoin ÜçlemesiKumyer’den Rahmetli Kalaycı eşi Emine teyze
Halkımızın cere dediği yağ küpü ve kapağı
Triopion’dan kalma bir zeytin ağacı

Bunları düşünerek yürürken, bahar mevsimiyle birlikte buralara göç eden ve bahçe kuran İşlemeli Kemal Amca aklıma geldi. Yaka köyü Yapıcı ailesinden olan Kemal Amca, artık 100 yaşını geçeli iki yıl oldu. Babasını erken kaybedince, ailesini geçindirmek için Yarımada'nın arkasındaki Mersincik çiftliğinde çalışmaya başlamış. Payına düşen ekmeğin yarısını annesine saklayan Kemal Amca, çocukluk yıllarını hep açlık ve sefalet içinde geçirmiş. Yıllarca çift sürerek geçimini sağlamış ve altı çocuğu olmuş; üç kız, üç erkek. Erkek çocuklarından birini erken yaşta kaybetmiş, diğerleri ise hayatta. Yakamar suyu bol olduğu için, yazları insanlar buralarda bahçe yaparmış. Kemal Amca da senelerce burada bahçe yapmış. Bu düşüncelerle ilerlerken, o çok zor yamacı aştığımın farkına bile varmamışım. Ancak yükselen güneşin ışıkları beni oldukça terletmişti. Susuz halimle hayal görmeye başlamışken karşıma Uzunkuyu çıkıverdi. Ağzında urgan izleri ve kenarında iki antik malzeme olan yalaklar, bir sütun parçası... Uzunkuyu semti, tükenmeyen suyu sayesinde, antik dönemde bile insanlara ev sahipliği yapmış bir yerdi. Bu bölge yakın zamanlara kadar Rumlar'ın yaşadığı bir yerdi. Köyün ihtiyarları bana hep anlatırlardı. Kiliseleri denetlemeye gelen papazları hatırlayan ve çocukluklarında onların arkasından koşarak gittiklerini söyleyen insanlar vardı. Yakamar'da şu anda bile dört duvarı kalmış apsisleri ile kilise olduğunu kanıtlayan yapılar hâlâ duruyor.


UZUNKUYU BAŞINDA SU VE TARİH
Susuzluğum zirve yapmışken, kuyu başındaki bakraçla su çekip içmek için eğildim. Ne kadar güzel olurdu bakraçtan su içmek. Bu sırada bir sürü eşek arısı da su içmek için beni bekliyor. Bakraçtaki suyu döküp yalakların içine bırakıyorum. Onlar da tıpkı benim gibi susamışlar. Bu arada kuyu başına oturdum, arıları umursamadan. Karşıda Göbellerin terkedilmiş evleri gözüme ilişti. Yine Doksa Hüseyin amca geldi aklıma. O yıllarda tüccar Halit Aydın ve onun mağazası ile birlikte kocaman bir palamut ağacı da vardı. O yılların çok meşhur ihraç ürünü palamut, insanlar tarafından önce silinir, sonra eşeklere yüklenip Palamut Bükü sahiline taşınırdı. Babam anlattı, bir eşek yükü palamudu beş kuruşa taşırmış insanlar. Gün boyu süren bu seferler oldukça zahmetliymiş. Tüccar Halit Aydın o yıllarda köyde bakkal dükkânı da işletiyormuş. Herkesin biraz korktuğu, çekindiği bir adamdı. Mengene girdiğinde, alacaklılarından karşılık olarak yağ tenekelerini sıralar, kimse itiraz etmezmiş.


KUMYER KALESİNE DOĞRU TIRMANIŞ – GEÇMİŞE YOLCULUK
Uzunkuyu’da kana kana su içtikten sonra kuzeye yöneldim. Arkamda bir tarihin izlerini bırakıp başka bir tarihe doğru yol alıyorum. "Kuyu Yakası" olarak bilinen, yakın zamana kadar gözeden akan bir suya ve çok eski bir havuza ev sahipliği yapan alanı da geride bırakıp tırmanmaya başlıyorum.
Yükseldikçe Kumyer Düzlüğü gözümün önüne seriliyor. Nihayet kalenin en dış çeperlerine ulaştığımda, çevreyi saran dev taş bloklar karşıma çıkıyor. Bu blokların batı yakasında, kalenin kapısı hâlâ tüm görkemiyle ayakta duruyor. Taş bloklardaki derin delikler, bir zamanlar bu kapının demirlerle kilitlendiği izlenimini veriyor.
Kapıdan geçtikten sonra oldukça geniş bir düzlük uzanıyor. Yaka Köyü’nün eski muhtarlarından Osman Sarıhan kardeşim, bu alana yıllarca mördümük ektiğini hep anlatır. Kim bilir, belki binlerce yıl önce de insanlar bu alanı tarım için kullanıyordu. Mördümük, kıraç toprakta rahatça yetişen ve buralarda çok sevilen bir yemektir. Ancak bugün artık kimse bu ürünü ne ekiyor ne biçiyor. Oysa çarşı ve pazarda hâlâ aranan bir ürün. Ne yazık ki o kıraç topraklar, günümüzde rant alanına dönüşmüş durumda. Dışarıdan gelen yabancılar bu toprakları satın alıyor.
Bu düşüncelerle kale kentin dev kapısından içeriye adımımı atıyorum. Kentin çeperini saran dev blok taşların bazıları yerinden oynamış, bir kısmı konumunu kaybetmiş. Bu taşların bu bölgede çıkarılıp işlendiğini düşünüyorum. Kale kentin kuzeybatı yönü de aynı şekilde taş bloklarla kapatılmış. Daha önce de belirttiğim gibi, bu geniş alanın tarımsal amaçlarla kullanılmış olması kuvvetle muhtemel.
Tırmanışa devam ediyorum. Yavaş yavaş yükselerek kale kentin zirvesine ulaşıyorum. Bu bölgede hâlâ onlarca evin temel kalıntısı gözlemlenebiliyor. Zirveye vardığınızda, hemen sağda, kısmen ayakta kalmış bir su sarnıcı dikkat çekiyor. Biraz ilerideyse eski bir kilise yapısı yer alıyor. Binlerce yıl boyunca kaderine terk edilmiş bu kale kent, ne yazık ki zamanla pek çok talanı yaşamış. Belki de en az zararı doğal yıpranmalardan görmüş.
Bu arada hem tepede olmanın hem de üç yönden denizi görebilmenin keyfini çıkarıyorum. Gözüm kuzeybatıya çevrildiğinde karşıda Değirmen Bükü sahili beliriyor; antik dünyadaki adıyla Arşipel. Devamında Kapıtaşı, Barkas, İskandil ve oradan da Antik Knidos kenti uzanıyor. Biraz sola döndüğümde, bu kez Akdeniz karşımda. "Marin" olarak adlandırılan konfor alanının ardından gelen küçük koyun adı Bükçeğiz. Bir kez daha sola döndüğümde, bu kez karşıda Rodos ve Sömbeki (Simi) adaları ile Akdeniz’in sonsuzluğu ve Palamutbükü sahili gözlerimin önüne seriliyor.
1960’lı yıllarda bölgeyi ziyaret eden İngiliz arkeolog George Bean’e göre, burası yarımadanın ilk yerleşim yeridir. Antik adı Triopion’dur. Tarihî kaynaklara göre kurucusu, Argoslu efsanevi komutan Triopas’tır. Efsaneye göre bu yerleşimin 3000 yıllık bir geçmişi vardır.
Peki, yarımadanın geleceği ne olacak? Böyle bir tarihin üzerine oturup hiçbir şey yapmayan bizler, yakın gelecekte bu toprakların aidiyetsiz insanların elinde yok oluşuna sadece tanıklık edeceğiz. Belki bazılarımız ceplerini üç beş kuruşla dolduracak ama sonunda bu gelenlerin birer kölesi olacağız. Tıpkı yakınımızdaki, aynı tarihsel süreci yaşamış ve kimliğini yitirmiş diğer kentlerde olduğu gibi..

Yazar hasan doğan

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış