Yılmaz Güney ve Toplumcu Sinema

1938 Siverek doğumlu, Kürt sanatçı Yılmaz Güney, geride azımsanmayacak bir miras bıraktı. Filmleri, belgeler gibi durur bugün. Hapislik yılları, sürgün yolları ve erken ölüm, onun eserlerine derin bir gölge düşürdü. Ama o gölge, ışığı yok etmedi. Onun bakışı, hâlâ o taşlı yollarda yürüyen insanların yanında durur. Sinema, onun eliyle bir tanıklık aracı oldu; gerçeğin kendisini taşıyan bir ayna haline geldi

Yılmaz Güney  ve Toplumcu Sinema

Cezaevi Duvarlarından Sinemaya, Duvarların Ardına Sürgüne

Yılmaz Güney’in adı anıldığında, Anadolu’nun taşlı yollarında yürüyen bir adamın gölgesi düşer zihne. 1970’li yılların Türkiye’sinde, perdenin karanlığında bir ışık yakmıştı o. Toplumun en görünmez köşelerinden, en ağır yüklerini taşıyan insanların sesini sinemaya taşıyan bir yol açıcıydı. Onun filmleri, yalnızca birer hikâye değil, yaşananların çıplak gerçeğini yansıtan aynalardı. Bu aynada hem coğrafyanın acısı hem de insanın direnci yansırdı.

Hudutların Kanunu ile başladı bu yolculuk. Kürt coğrafyasının bölünmüş sınırlarında, insanların ekmek peşinde koştuğu o ince çizgide ticaretin nasıl bir suç gibi damgalandığını anlattı. Sınır, bir çizgi değildi onun gözünde; insanların kaderini biçen, onları kaçakçı diye yaftalayan bir duvardı. Film, o coğrafyanın acılarını, suskunluğunu ve direnişini sinemanın diline aktardı. İzleyenler, perdenin ardında kendi topraklarının hikâyesini gördü.

Bir Gün Mutlaka ise dönemin siyasi rüzgârlarını sol bir bakışla yansıttı. O yılların Türkiye’sinde yükselen umutlar, kırılan hayaller, sokaklarda yankılanan sloganlar bir bir perdeden aktı. Güney, olayları uzaktan seyretmedi; onların içine girdi, insanların yüreğine dokundu. Film, bir çağın tanıklığını taşıyordu.

Endişe ile mevsimlik işçilerin yolculuğuna eşlik etti. Topraktan toprağa göç eden, emeğini satarak ayakta durmaya çalışan insanların günlük mücadelelerini, suskun acılarını, küçük umutlarını anlattı. Onların sesi, sinema salonlarında yankılandı.

Yol ise mahkûm insanların dünyasını açtı. Hapishane duvarları arasında sıkışmış hayatlar, izinli çıkan mahkûmların yolları, ailelerin bekleyişi… Güney, özgürlüğün ve tutsaklığın sınırlarını sorguladı. İnsanı, kendi kaderiyle yüzleştirdi.

Yılmaz Güney  ve Toplumcu Sinema

Duvar gibi yapıtlarla ise Türkiye sinemasını dünyanın dikkatine sundu. Onun filmleri, yalnızca yerel bir anlatı olmaktan çıktı; evrensel bir dil kazandı. İnsanlık durumunun ortak acılarını, direnişini, umudunu taşıdı.

Yılmaz Güney  ve Toplumcu Sinema

Bu sanatçının hayatı da filmlerindeki gibi engebeliydi. Cezaevi duvarları onun yolunu uzun yıllar kesti. 1974’te başlayan tutukluluk süreci, 1976’da on dokuz yıl ağır hapis cezasıyla sonuçlandı. Hapiste geçirdiği yıllarda bile kalemi durmadı. Senaryolarını duvarların ardında yazdı; Sürü ve Yol gibi yapıtlar, o dar hücrelerden doğdu. Filmlerin çekimleri dışarıda sürerken, o içeride hikâyeleri ördü. 1981 sonbaharında, Isparta’daki yarı açık cezaevinden bir günlük izinle çıktı. Geri dönmedi. Antalya kıyılarından denize açıldı, Meis Adası’na ulaştı, oradan İsviçre üzerinden Fransa’ya geçti. Sürgün, onun için yeni bir başlangıç değil, zorunlu bir yolculuktu. Paris sokaklarında yaşarken Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Toprağından uzak, ama eserleriyle hâlâ o toprağa bağlı kaldı.

Fransa’daki yıllarında son filmini çekti. Duvar, cezaevlerindeki çocukların dünyasını anlatıyordu. Hapishanenin soğuk taşları, çocuk yüzlerindeki kırgınlık, özgürlüğün uzaklığı… Bu film, onun tanıklığının son halkası oldu. Mide kanseri, bedenini yavaş yavaş tüketti. 9 Eylül 1984’te, Paris’te, kırk yedi yaşında yaşama veda etti. Père Lachaise Mezarlığı’na defnedildi. Geride bıraktığı miras, yalnızca filmler değildi. Bir coğrafyanın sesi, bir halkın acısı, insanın ortak yükü kaldı.

 1938 Siverek doğumlu, Kürt  sanatçı  Yılmaz Güney, geride azımsanmayacak bir miras bıraktı. Filmleri, belgeler gibi durur bugün. Hapislik yılları, sürgün yolları ve erken ölüm, onun eserlerine derin bir gölge düşürdü. Ama o gölge, ışığı yok etmedi. Onun bakışı, hâlâ o taşlı yollarda yürüyen insanların yanında durur. Sinema, onun eliyle bir tanıklık aracı oldu; gerçeğin kendisini taşıyan bir ayna haline geldi.

Yılmaz Güney  ve Toplumcu Sinema

Güney’in eserleri, zamanın tozunu üzerinden silip atar. Her izlenişte yeniden doğar. Çünkü o, insanı anlatırken, yalnızca bir dönemi değil, insanlığın ortak yükünü taşıdı. Hapishanenin dar hücrelerinden, sürgünün uzak sokaklarından, ölümün eşiğinden geçerek bıraktığı ses, hâlâ o yükü omuzlarında hissedenlere seslenir. Onun hikâyesi, Anadolu’nun taşlı yollarında yürümeye devam eder.

 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış